1 Mayıs’a Giderken Hal-i Pür Melalimiz – Ozan Deniz Ödemiş

832

6 Şubat depreminden bu yana bu yazı yazıldığı sırada 2 ay geçmişti. Resmi rakamlara göre Türkiye’de 50.096 ölü, 107.204 yaralı var. Kaydı olmadan toprağa gidenlerin, barınacak bir yer bulamayanların, fahiş kiralara şehirlerini terk edenlerin, içecek su bulamayanların, kaybolan çocukların sayılarını devlet takip edemiyor, umurlarında değil. Hızlı enkaz kaldırmadan dolayı ulaşılamayan cesetler var. İnsanlar ölülerini arıyor. Devletin umurunda değil.

Bu büyük katliamın sorumlularını, kabaca depreme dayanıksız evler yapıp satan müteahhitler, bu evlere onay veren denetçiler, mühendisler, belediyeler, hükümet ve imar afları çıkarıp katliamından önce katili affeden TBMM ve düzen partileri. Ve tabii ki, ayrıca belirtilmeli, bunların 20 yıllık temsilcisi, politika yürütücüsü, celladı AKP ve Recep Tayyip Erdoğan.

1 Mayıs’a böyle bir tabloda gidiyoruz. Ölen en az 50 bin insan medyada, siyasette yalnızca Erdoğan’ı göndermeye yarayacak ikna araçlarından biri, bir 14 Mayıs nesnesi olarak yer alıyor. “Erdoğan’ın diploması sahte, enflasyon çok yüksek, üçüncü kez aday olamaz, 50 bin insan öldü” bu karikatürize cümleyi genişletebildiğimiz kadar genişletip içine detaylar ekleyip somutlaştırdığımızda, seçim döneminin kampanyası olacak. Bütün bir mesele Erdoğan’a yüklendi, depremi yaratan sistemin değiştirileceğine dair kısık sesler özellikle CHP’nin solundan ve Kılıçdaroğlu’nun ağzından duyuluyor olsa da altılı masanın Ortak Politikalar Mutabakat Metni ortadadır, bu metnin Erdoğan’ın “iyi dönemlerinin” ekonomi politikalarını geri getirme taahhüdü de. 

Konuşulanlar ortada, Muharrem İnce’nin AKP ajanı olduğuna dair analizler, Erdoğan’ın üçüncü kez aday olamayacağı hukuki tespitleri, İYİ Parti’nin ülkücü başlarının HDP ile aynı adayda anlaşılmasına dair itirazları. 2 ay önce bir şey oldu ve artık yerellerde çalışan devrimciler dışında, solcusundan sağcısına kimsenin umurunda değil.

1 Mayıs’a gidiyoruz. Bizim 1 Mayıs tavrımız, 1 Mayıs’ın tarihsel olarak Taksim’de kutlanıyor olması, o meydan için nice bedeller ödenmiş olmasıyla sınırlı değil. Taksim, rejimin işçi sınıfının mücadelesini yasakladığı sembolik bir öneme de sahiptir. Ama bugün, bambaşka bir niteliği de potansiyel olarak içinde barındırıyor.

En az 50 bin insan öldü, 2 haftalık üzüntüler de öfkeler de direkt olarak depremden etkilenmemiş olanlarda yerini kuru laf kalabalığına bıraktı. Çünkü bu ülkenin siyaseti, kapitalist kardeşlerindeki gibi, söylemler, popüler figürler, formaliteler üzerine kuruludur. Bu ülkede siyaset, emekçileri bölüp yönetmek amacıyla yapılır. Emekçiler gerçek sorunlarına vakıf olup yönetme iradesini eline almaması için, önce günde 10 saat çalıştırılır, sonra 8 saat uyutulur, kalan saatlerinde de işte Erdoğan’ın diploması, İnce’nin açıklamaları masallarıyla öbür mesaiye hazırlandırılır. Siyaset bu olunca onun yöntem ve tarzları da ona uygun olur. Haber kanalları ve mitingler yoluyla halka ulaşılır, içi boş kof söylemler tekrarlanır ve bunu mümkünse popüler kurtarıcı figürler yapar. Herhangi bir gerçek soruna karşı ise yasal sınırlar içerisinde kalınır. Zaten bu sorunların çözümü için meclis, mahkemeler asıl mücadele araçları olarak oturmuştur.

Bu yöntem ve tarzın 1 Mayıs’a yansıması da devletin gösterdiği bir alanda, devletin gösterdiği sınırlarda, işçinin taleplerine kulağını tıkayıp kendi bildiğini okuyan, işçi aidatlarıyla geçinen sendikacıların öncülüğünde ve solun destekçiliğinde sakin, coşkusuz, söylem siyasetine dayalı kurtarıcıların sahneye çıkıp halka seslendiği gayet dolgulu bir gün olarak sol için tatminkar, devrimcilik için fiyasko bir biçimde gerçekleşir. 

Biz bunu başından beri reddediyoruz ama bugün hiç olmadığımız kadar öfkeli bir şekilde reddediyoruz. Öfkemiz başı kesik tavuk gibi değil gayet aklı başındadır. Biz başka bir siyaseti mümkün kılmanın çağrısını yapıyoruz. Emekçilerin siyasetini. Artık halka yüksekten bir şeyler bağıran siyasetçilerden de bir işçinin 6 aylık ücretini 1 ayda alan sözde sendikacılardan da tek derdi kafa sayısı olup 1 Mayıs kortejlerini mücadeleden ayırıp kim kalabalıktı fısıldamalarına indirenlerden de bıktık. Bu 1 Mayıs’ta da bu tarz bir alan istemiyoruz. Halkın yönetme iradesini, cürettini edinebilecekleri bir deneyim olarak Taksim ısrarını, Taksim ablukasının kırılmasını öneriyoruz. Birilerinin amansızca salladığı gibi alan fetişisti değiliz. O alanın anlamını kavrıyoruz. O yasağın anlamını kavrıyoruz. Devlet nereyi yasaklayacağını, nereyi yasaklamayacağını bilir. 

Depremi 14 Mayıs’ın nesnesi değil, depremzedeleri siyasetin öznesi yapmayı teklif ediyoruz. Halkı sandıklara tıpış tıpış gidip oy kullanacak kütleler olmaktan çıkarıp, kendi çıkarlarını gerçekleştirecekleri bağımsız bir siyasetin öznesi haline getirme çabasının sorumluluğunu alıyoruz. 2023 1 Mayıs’ını, proleter devrimciliğin kilometre taşı haline getirmeye çalışıyoruz. Kapitalizmde ekonomi ile politikanın birbirinden ayrı meseleler haline gelmesiyle oy tercihleri artık sınıfsal konuma karşılık gelmediği için, verilen oylara göre işçileri ayırıp onlara kimlik biçen sollarla aynı yerde durmuyoruz. Devletin bütün araçlarıyla emekçileri ve ezilenleri büyük bir ideolojik abluka altına aldığını, oy verilecek partilerin hemen hemen benzer ekonomik programlara sahip olmasından dolayı sandığın kimlik tercihlerine dönüştüğünü, bu tercihlerin de Kürt Özgürlük Hareketi’ni dışarıda bırakırsak sınıf mücadelesi için mühim anlamları olmadığını söylüyoruz. Önümüzdeki seçimde de emekçiler, Kılıçdaroğlu’na onay verecek değiller, yalnızca Erdoğan’ı reddedecekler, ona olan güvenini yitirdiğini belirtecekler. Bunun anlaşılması, seçim siyasetine büyük anlamlar yüklenmemesi için elzem. Ve emekçileri seçim siyaseti üzerine kurulu sandığın nesneleri yapan ideolojik ablukayı kıracak olan da bu kavrayıştır.

Eğer ki 2 ay önce 50 bin insan öldüyse ve sol, deprem bölgelerinden seçimin yaklaşması dolayısıyla çıkıp, özelde Erdoğan’ı, genelde kendi çıkarına karşı hareket eden herhangi bir iktidarı gönderme kabiliyetiyle örgütlenmiş bir işçi sınıfı yaratma işine destek olmamayı tercih ediyorsa, devlet partisinin öbür kanadını destekleyip ona kefil oluyorsa, vekil pazarlıklarıyla gündemi meşgul ediyorsa, yani kendi işini düzene devrediyorsa oradan emekçiler lehine bir şey çıkmayacağı kesindir.

Biz, bizi öldüren düzenin bütün isim ve görünümleriyle karşısında durduğumuzu, 1 Mayıs’ta Taksim’i zorlayarak göstereceğiz. Emekçiler lehine bir devrim isteyenlere de çağrımız Taksim’i beraber zorlamayadır. Mücadeleci olmayan herhangi bir çizgiye girmeyeceğiz, sol bu kadar güçsüzken, herhangi bir kitlesi yokken onun güçlenişininin de tabansız kitlesiz ittifak tartışmaları, vekil pazarlıkları gibi iki üç siyasi manevrayla gerçekleşmeyeceğinin farkındayız. 

Erdoğan’ın kimler tarafından ve nasıl gönderileceği, Erdoğan sonrasının da zeminini kuracak. İyilik masallarına karnımız tok. Neyse o iyilik, makam mevki sahibi olunca onun zerresinin kalmadığına dair örnekler, aksilerinden fazladır. Tabanda örgütlenen mücadeleler olmadan “piro”, YÖK’ü kapatacağını taahhüt etmeyecekti. Barınamıyoruz Hareketi olmasaydı barınamayan öğrencilere yurt sağlama sözü vermeyecekti.  Kadın hareketi böyle bir güçte olmasa İstanbul Sözleşmesi’nin arkasında durmayacaktı. Taksim iradesi gösterilmezse, ne Taksim ne de onun temsil ettikleri alınabilir. 

Devletin çizdiği sınırlarda oyun oynadığımızda ise, o vakit,  Bay Kemal solun neye dönüştüğünü anlayacak, mücadeleyi sakatlayacak alanlar gösterme işine devam edecektir. Ama Alevi, gençlerin demokrat amcası Kemal olarak, ama Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Kemal Kılıçdaroğlu olarak.