“İstanbul’un fethinin mirası, Fatih Sultan Mehmet Han’ın kutlu emaneti Ayasofya’nın, asli hüviyetine kavuşarak ibadete açılması milletimize hayırlı olsun.”

Bu ifadeler, bana ya da başka bir kişiye ait değil. Ayasofya’ya iki tramvay durağı mesafede inince, biçimsiz hale getirilmiş bir meydandan ve eğer o gün eylem varsa polisin tek tek herkesin üstünü aramaya çalıştığı merdivenlerden geçeceksiniz ve tarihi bir kapı göreceksiniz. Evet, İstanbul Üniversitesi’ndesiniz. Bu ifadeler de İstanbul Üniversitesi’nin resmi kurumsal hesabından atılan tweetlerden biri. Öncelikle parçası olduğum üniversitenin ifade ettiği bu “resmi” görüşün beni temsil etmediğini belirteyim. Ama asıl dikkatimi çeken nokta “asli hüviyet” kısmı…

Ana kapının asli hüviyeti

Bu ifadeyi görünce aklıma, o sırada üniversitede bulunan herkesin hatırlayacağı “restorasyon” dönemi geldi. 2014-2015’te, İstanbul Üniversitesi, kampüs içerisindeki neredeyse her bölgeyi ayrı ayrı restorasyona sokmuştu ve bir inşaat alanında öğrenim görmeye başlamıştık. Aynı yıl, meşhur ana kapı da tadilata girmişti. Ancak tadilat sırasında kapının üzerindeki 1933’te yerleştirilmiş “T.C” ibaresinin mi restore edilerek kalacağı yoksa “T.C” ibaresiyle üzeri kapatılmış olan Sultan Abdülaziz’in tuğrasının mı yeniden gün yüzüne çıkarılacağı tartışmalara sebep olmuştu. İstanbul Üniversitesi, tercihini tuğradan yana kullandı. “T.C” ibaresi de tuğranın altına İstanbul Üniversitesi’nin başına geldi. O zamandan bu yana sürüyor bu asli-tali tartışması…

Kampüsün asli hüviyeti

Bu restorasyon adı altında inşaat dönemi hala devam ediyor. Merkez kampüsü takip eden süreçte, Fen-Edebiyat Fakültesi, Çapa, Merkez Kütüphane, Beyazıt Meydanı, Merkez Yemekhane ve daha niceleri inşaat alanına dönüştü. Sonuçta, Fen-Edebiyat Fakültesi’nin tabiri caizse “ruhu” olan Hergele Meydanı kapatıldı, Çapa ilk depremde o kadar yoğun hasara uğradı ki öğrenciler içeri girmeyi reddetti, Merkez Kütüphane yıkıldı ve yenisi yapılana kadar Büyükçekmece’ye taşındı, Beyazıt Meydanı tamamen beton ve kamerayla kaplandı, Merkez Yemekhane’nin ise çadırdı, kumanya dağıtılan noktalardı, prefabrikti derken eski halinde deniz havası esen yerinde şimdi yeller esiyor.

Tabi bu süreçte asıl başka bir şey oldu, İstanbul Üniversitesi bölünerek içinden yeni bir üniversite çıkarıldı: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa. İstanbul Üniversitesi’nin en önemli bölümlerinden biri olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi, en köklü fakültelerden olan Mühendislik Fakültesi gibi fakülteler bu yeni üniversiteye “transfer” edildi. Bu kararın başka pek çok sorunla beraber üniversitenin değerini düşüreceğini söyleyen öğrencilere ise, “İsmini İbn-i Sina yapmıyoruz ki, ondan vazgeçtik. Yine İstanbul Üniversitesi olacak, sadece tire Cerrahpaşa!” cevabı verilerek, öğrencilerin günlerce süren direnişine rağmen İstanbul Üniversitesi bölündü.

Rektörün asli hüviyeti

Bunları neden hatırlatıyoruz? Çünkü adı ve tarihi sebebiyle sözüne değer verilen İstanbul Üniversitesi’ni temsilen konuşanların kim olduğunu anlatmamız lazım. Çünkü, Ayasofya’nın asli hüviyetini tespite koşana kadar, İstanbul Üniversitesi’nin kendi öğrencilerine vereceği “asli” bir hesap olduğunu söylüyoruz.

Çünkü, siyasal iktidarın gölgesinde rektörlük oynayan Mahmut Ak’ın kendisi bile “asli” değil. Aradan geçen yıllarda bunu kendisi unutmak istiyor olabilir ama binlerce öğrencinin Mahmut Ak bizim rektörümüz değil diyerek gece gündüz nöbet tuttuğu günler daha dün gibi. Rektörlük onayını, kendi etrafından değil, kaderi iki dudağının arasında olduğu için ağzının içine baktığı Recep Tayyip Erdoğan’dan değil, her eylemde “Mahmut Ak istifa!” diye sloganlar atan öğrencilerden alsın. En son yemekhane eylemlerinde “Senin soyadın ak, alnın ak değil Mahmut” diye bağıran, “CEO Mahmut” pankartı açan öğrencilere, bize sorsun. Seçilmiş bir rektörün yerine atanan, kayyum rektör Mahmut Ak; kendisi Erdoğan sayesinde üçüncü sıradan ilk sıraya asli olarak çıkarılmışken neyin asli neyin tali olduğuna nasıl karar verecek?

Öğrencilerin asli hüviyeti

İstanbul Üniversitesi’nin “asli” tarihini biz yazdık, öğrenciler yazdı, yazmaya devam ediyoruz. Bu koridorlarda tanışıyoruz, tartışıyoruz, üretiyoruz, itiraz ediyoruz, isyan ediyoruz. Şimdilik uzakta olsak da adaletsizliğe karşı yine beraber ses çıkarıyoruz. Çünkü, bu üniversitenin koridorlarından geçen ne ilk ne de son öğrencileriz. Hiç unutmayız Deniz Gezmiş’in geçtiği bankları, Siyasal Bilgiler Fakültesi önünde büstü bulunan Turan Emeksiz’i, daha nicesini, boykotlarımızı, mitinglerimizi…

Bizim “asli” tarihimiz bu gençlik isyanlarının tarihidir. Bizim “asli” gündemimiz her geçen gün pahalılaşan yemek ve barınma ücretleri, özelleştirilen eğitim, artan yasaklar, yeni YÖK yasalarıdır. Üniversiteye yönelen saldırılar karşısında İstanbul Üniversitesi’nin “asli” sahipleri olan öğrenciler olarak daha önce kazandık, yine kazanacağız.