Gelin satranç masasının piyonu değil, oyuncusu olalım!

Dünyada ve Türkiye’de üniversiteler siyasi iktidarın tutumundan, politikalarından ve uygulamalarından bağımsız değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. Bunu devletlerin en “demokratik” olduğu dönemlerden en baskıcı olduğu dönemlere kadar üniversitelerin dönüşümünden ve üniversitelere uygulanan politikalardan zaten görüyoruz. Bugün ise Türkiye’de “Neoliberal politikaları en iyi ben uygularım” diyerek iktidara gelen AKP ve Erdoğan’ın güç kaybetmesi ile siyasi dengeler sürekli değişiyor ve ortaya çıkardığı kavgalar üniversitelere yansıyor.

FETÖ- Erdoğan ittifakının dağılması ile siyasal iktidarın kendi çıkarlarını korumak adına üniversitelere yönelttiği müdahale politikaları doğallaştırıldı. FETÖ’ye yakın olan ve yakın olduğu iddia edilen üniversiteler kapatıldı ve öğrenciler başka üniversitelere nakledildi. Yine aynı süreçte askeri okullar kapatılarak bu okullarda öğrenim gören öğrencilere adeta “gördüğünüz bütün eğitimi unutun, sil baştan başlayın” denildi. Öğrenciler ise bu süreçte mağdur olduklarıyla kaldı. Üniversitelerin bölünme kararı ile birlikte bileşenlerinin oluşturduğu kültürel yapının dağıtılmasının, tarihi yapısı veya lokasyonu sebebiyle maddi değeri yüksek üniversite arazilerinin AVM’ler ve kafelerle gelir kaynağına dönüştürülerek rant alanlarına çevrilmesinin ve sonunda da üniversitelerin şirket gibi yönetilmesinin önü açıldı. Yakın zamanda İstanbul Üniversitesi’nde başlayacak olan özelleştirmeler de bu durumun somut sonuçlarını, gözlemlemeye daha açık hale getirdi. Üniversitelerin en önemli bileşenlerinden olan öğrenciler, “Üniversiteme Dokunma!” eylemleriyle bölünme kararına karşı olduklarını gösterseler de siyasi iktidarın çıkarları ağır bastığı için yok sayıldılar. Bu yok sayılma ve temsil edilmeme hali elbette tek başına bölünme sürecine dahil olan okullarda yaşanmadı. İrili ufaklı bir biçimde gündelik üniversite yaşamında yer aldı. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi Rektörlük seçimlerinde, %86 oy oranıyla Türkiye tarihindeki en fazla oyu alan aday yerine, üniversiteye kayyum rektör atandı. Bu konuda da elbette tek örnek Boğaziçi Üniversitesi olmadı. Üniversite rektörleri her zaman yandaş, zengin, anlaşmalı olanlardan atandı, öğrencilerin seçtikleri ise beğenilmedi.

Verilecek örnekler çoğaltılabilir. Fakat bu konuda belki de en net tahlilleri, geçirdiği süreçlerin kronolojik sıralaması da göz önünde tutularak Marmara Üniversitesi üzerinden yapmak mümkün. Dikkatli incelediğimizde siyasal iktidarın eliyle Marmara Üniversitesi’nin geçirdiği değişimlerin, Erdoğan’ın değişen müttefik dinamikleriyle ya da çıkar ilişkileriyle doğrudan ilintili olduğunu söyleyebiliyoruz. Zamanla Marmara Üniversitesi, siyasal iktidarın ve onun çıkar savaşlarının üniversitelere yansıdığı bir metafora dönüştü. Üniversitenin, Erdoğan ve Saray çevresi ile yakınlığı bilinen bir gerçek. Bu da bazı uygulamaların saman altı edilmesine neden oluyor. Marmara Üniversitesi yönetimi ve siyasi iktidar arasındaki ilişki direkt olarak öğrenciye yansıyor. 31 yıldır Marmara Üniversitesi’ne ait olan Haydarpaşa Kampüsü’nün, öğrencilere ve kamuoyuna herhangi bir açıklama yapılmadan, tam da o dönemde yeni açılmış olan Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne devredilmesi bunlardan biridir. Bu arada kampüsün devredildiği Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin Sağlık Bakanlığı’na doğrudan bağlı olması da dikkate değerdir.

Ayrıca devlet üniversitelerinde pek rastlamadığımız Mütevelli Heyeti’nin varlığı da üyeleriyle sıra dışı bir örnektir. Mütevelli Heyeti; Sağlık Bakanlığı Müsteşarı, Sağlık Bakanlığı’nın atadığı iki üye, Rektör ve YÖK’ün bizzat atadığı bir üyeden oluşmaktadır. Yani üniversitenin özerkliği, bir gram dahi yoktur. Bırakın üniversiteleri öğrencilerin yönetmesini, Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Bakanlığa bu denli güçlü bağlarla bağlı olmasıyla birlikte adete mini bir siyasal iktidar nesnesine dönüşmüş haldedir.

Geçmiş uygulamalar ve değişikler elbette Marmara Üniversitesi’nin konumunu anlamak açısından kritik veriler, fakat üniversiteye saldırılar bitmiş görünmüyor. Son olarak, Marmara Üniversitesi’ne “Recep Tayyip Erdoğan Külliyesi” açılmasına karar verildi ve yakın geçmişte bir temel atma töreni gerçekleştirildi. Külliyenin öğrencilere konforlu çalışma alanı ve geniş kütüphaneleriyle çalışma kolaylığı sağlayacağı iddia edilse de işin arka planı araştırıldığında kamuoyunun yakından tanıdığı iki inşaat firması karşımıza çıkmaktadır. Bu şirketlerden birincisi, Pekerler İnşaat’a bağlı Pekintaş Yapı’dır. Bu şirket, Bakanlıkların yaptığı bütün ihalelere katılmış ve hepsini de almıştır. İkinci şirket olarak göze çarpan ise külliyenin mimarlık tasarım ihalesini kazanan Hassa Mimarlık’tır. Bu şirketin AKP ile olan bağı kamuoyu tarafından bilinmektedir. Ayrıca bu olayın sadece pastadan birilerine daha büyük dilimler yedirebilmek adına ortaya atıldığı düşünülmemelidir. Külliye planı ile, Göztepe Kampüsü’ndeki kimi fakültelerin Maltepe’ye taşınarak hem üniversitenin bölünmesi hem de kampüslerin şehirden uzak yerlere taşınmak istendiği açıkça görülmektedir. Külliye yapımını bu detaylar ile incelediğimizde esas meselenin öğrencilerin eğitim hayatı değil; AKP’ye yakın şirketlerin zenginleştirilmesi, öğrencileri şehir merkezlerinden, bir nevi toplumdan uzaklaştırılması ve öğrencilerin dayanışma içinde kurduğu kültürün yok edilmesi olduğunu görmekteyiz.

En son yaşanan Şehir Üniversitesi-Marmara Üniversitesi gerginliği de elbette bu süreçlerin devamı. Siyaset sahnesindeki dengeler, Erdoğan’ın yerel seçimde güç kaybettiğinin açıkça görülmesiyle değişmeye başladı. AKP’nin eski ortakları, çatışmayı derinleştirdi ve Erdoğan’ın karşısına yeni bir alternatif olarak çıkmaya başladı. Davutoğlu’nun partisini kurması ile kartlar açıkça oynanmaya başlandı. Erdoğan, partinin kurulmasıyla akademi ile bağı kuvvetli olan Davutoğlu’na bu kanaldan darbe vurabileceğini düşündü. Davutoğlu ile bağı açık olan Şehir Üniversitesi’nin idaresini, ekonomik nedenlere bağlayarak geçici olarak, açılış sürecinde garantör üniversite olarak belirlenen Marmara Üniversitesi’ne devretti. Fakat meselenin şurası açıktır; Şehir Üniversitesi’nin devredilme sebebi ekonomik yetersizliklerden ziyade Erdoğan-Davutoğlu çatışmasıdır. Bu çatışmanın üniversite bileşenlerine bu kadar net bir biçimde yansımış olması, Erdoğan’ın, müttefik değiştirme sürecinde sırtını yasladığı seçmen tabanını bölme tehlikesi arz eden “eski müttefiklerini” ya da düzen siyasetinin karşısına çıkarttığı “yeni tehditleri” sindirmek için salladığı sopaların ilerleyen süreçlerde de sıkça ezilen halkların, işçi sınıfının, yoksulların, gençlerin kafasına geleceğini ortaya koymaktadır.

Üniversitelere olan tüm müdahale süreçlerinde gördüğümüz gibi, bu olaylarla hiç alakası olmayan üniversite öğrencileri mağdur edilmektedir. Bu devredilme sürecinde yer alan belirsizlikler öğrencilerin eğitim sürecini daha da muğlaklaştırmaktadır. Zaten geleceğini göremeyen öğrenciler belirsizliklerle daha da yıpranmaktadır. Bütün bunları görüyoruz ve araştırıyoruz, fakat amacımız sadece araştırma yapıp öğrencileri aydınlatmak değil elbette. Gençliğin bütün temsil araçlarından yoksun olduğunu, yukarıda sıraladığımız ve sayamayacağımız daha birçok örnekle görüyoruz. Şimdi yapmamız gerekenin ise, öğrencilerin bu süreçler karşısında yaşadığı sorunların ortak ve ancak birlikte mücadele ederek üniversitenin öznesi olduğunu hatırlamak ve siyasi iktidara hatırlatmak diyoruz. Bu nedenle Marmara Üniversitesi ve Şehir Üniversitesi öğrencilerini bu böl-parçala-yönet siyasetine karşı durmaya, birlikte kendi çıkarları için mücadele etmeye çağırıyoruz.

Gelin satranç masasının piyonu değil, oyuncusu olalım!