Bugünlerde memleketin dört bir yanından bir ses yükseltiyor üniversite öğrencileri: “Müşteri değil, öğrenciyiz!”

Özellikle AKP’nin iktidarda olduğu yaklaşık 20 yıllık dönemde özelleştirmelerden eğitim de payını aldı. Niteliksiz eğitim, sınav sistemlerinde yapılan sürekli değişikliler ve genel olarak eğitim politikalarıyla özel lise sayısı tavan yaptı ve devlet liseleri niteliksizleştirildi. Aynı zamanda yine bu dönemde çok fazla sayıda vakıf üniversitesi açıldı. Hatta kar etmemesi gereken bu üniversitelerin kar ettiği öyle şüphesiz ki bugünlerde alınıp satıldığını –Bilgi Üniversitesi örneğinde olduğu gibi- bile görüyoruz. Özelleştirmeler bunlarla da sınırlı değil. Vakıf veya devlet üniversitesi fark etmeksizin kampüsler özel işletmelerle dolduruldu. Kimi kampüslerde banka şubeleri bile görmek mümkün artık. Bunların sonucunda bir yandan öğrencilerin beslenme, ulaşım, barınma ücretlerinin sürekli artırılarak bu temel haklarına ulaşımı zorlaştırılırken diğer yandan da işçiler taşeron işçilik gibi güvencesiz çalışma koşullarıyla çalıştırılıyor. Bunun en somut örneğini bugünlerde İstanbul Üniversitesi’nde gördük. Yemekhanede çalışan 40 taşeron işçi işten atıldı, kahvaltı öğünü kaldırıldı ve 3.5 TL olan yemek ücreti ikinci öğün için 18.5 TL yapıldı. İstanbul Üniversitesi öğrencileri dayanışmayla, kararlı direnişleriyle bu kararı geri aldırdılar. Polislerin coplu saldırısına karşı omuz omuza zafere yürüdüler.

İstanbul Üniversitesi’nde yapılan bu zammın sadece orasıyla sınırlı kalmayacağı çok açıktı. Ne var ki hemen ardından Yıldız Teknik Üniversitesi’nden, Gebze Teknik Üniversitesi’nden, Munzur Üniversitesi’nden yemekhane ücretlerine zam yapıldığına dair haberler aldık. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin elde ettikleri zafer bu dönem açısından tarihsel bir anlam taşıyor. Çünkü herkesin de bildiği gibi İstanbul Üniversitesi öğrencileri haklarına yapılan saldırılara karşı her zaman doğrusuyla yanlışıyla bir direniş pratiği yaratmıştır. Ancak İstanbul Üniversitesi tam da bu onurlu tarihinden ötürü direnmenin en zor olduğu, harekete geçmenin en çok cüret gerektirdiği üniversitedir. Öyle ki dilekçe teslim etmek için geldiğiniz üniversitenizden içeri alınmayabilir, üniversitenin kapısının önünde kafanıza polis copu yiyebilirsiniz. İstanbul Üniversitesi öğrencileri “her şey bitti” diyenlerin, “korkunun sofrasında yılgınlık yiyenlerin” arasından cüreti filizlendirdiler ve bize en ihtiyacımız olduğu anda şu dizeleri hakkıyla söylemenin onurunu yaşattılar:

“Ne kırlarda direnen çiçekler

Ne kentlerde devleşen öfkeler

Henüz elveda demediler.

Bitmedi sürüyor o kavga

Ve sürecek

Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

Ulaşım, barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak durumda olan öğrencilere; işsizlikle, KYK kredilerinin borçlarıyla açlığa, sefalete sürüklenen genç yığınlara ihtiyaçları olan zafer İstanbul Üniversitesi öğrencileri tarafından verildi. Bu zafer sadece bir yemekhane zammının geri alınması değil, öğrenci hareketinin kalesi olan İstanbul Üniversitesi’nin bayrağı tekrar göndere çekmesi ve tüm gençlere bir işaret fişeğidir. Çünkü yemekhane zammını geri çekenler, kahvaltı öğününü geri getirenler bununla kalmayıp öğrencilere copla saldıran polisi de görevinden uzaklaştırdılar. Bu saldırı münferit bir saldırı değildi, yıllardır sistematik şekilde her türlü öğrenci, emekçi, kadın vb. direnişlerine saldırılıyor. Bugün geldiğimiz noktada siyasi iktidarın hem barbarca saldıracak kadar hem de öğrencilerin kararlı direnişi sonrasında -AKP döneminde örneği azdır- geri adım atıp polisi bile görevinden uzaklaştırması korkularının büyüklüğünü bize göstermektedir. Öğrenciler olarak üzerimize düşeni yapmalıyız.

Öğrencileri birer müşteri olarak gören rektöründen siyasi iktidarına kadar herkesi titreten bu zafer kampüsteki özel işletmelerdeki yüksek ücretlerine karşı boykot örgütleyen İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri ve yeni yıla yemekhane zammıyla giren Gebze Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Munzur Üniversitesi gibi üniversitelere sıçramalıdır. Gerek üniversite içi gerek de üniversiteler arasında öğrencilerin iletişimini ve dayanışmasını artıracak pratikler yaratmak bu dönem en önemli görevimizdir. Çünkü ok yaydan fırladı bir kere… Şimdilerde İstanbul Üniversitesi dışında birçok üniversitede de öğrencilerin küçüklü büyüklü meltemler yarattığını görüyoruz. Önümüzdeki dönemde ya bu meltemlerden bir fırtına yaratacak ya da kendimizi kandırarak küçük meltemlerin tadını çıkarmakla meşgul olacağız…

Siyasi iktidarından atanmış rektörüne, onlar çıkarları için ellerinden geleni ardına koymuyor, zamlarla cebimizdeki son kuruşa kadar el uzatıyor ve buna izin vermediğimizde bize saldırıyor. Peki biz ne yapacağız? Gebze Teknik Üniversitesi, İTÜ, YTÜ, Bilgi Üniversitesi, Özyeğin Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, ODTÜ, Ankara Üniversitesi öğrencileri; ezcümle öğrenciler ne yapacak? Elbette üzerine düşeni yapacak. Üzerimize düşeni yapacağız. Kampüslerden fakültere, amfilerden meydanlara sesimizin ulaştığı her yerde öğrenci arkadaşlarımıza ulaşmanın ve bugünlerde tekrar anlam kazanan öğrenci dayanışmasını somutlamak için çalışacağız. Her üniversite öğrencisinin sıra arkadaşına olduğu kadar diğer üniversitelerdeki öğrencilere karşı da sorumlu olduğunun apaçık olduğu tarihi bir dönemdeyiz. Öğrenciler olarak yan yana gelişlerimizi çoğaltmalı, karşımızdakileri titretmeye devam etmeliyiz.

Yazımızın sonuna gelirken İstanbul Üniversitesi’nde yemekhane direnişinden bir arkadaşımızın sözlerini hatırlayalım: “Bazılarımız bu yıl mezun olacak, bazılarımız seneye ama biz sadece kendimiz için değil; sadece İstanbul Üniversitesi öğrencileri için değil; gelecek kuşaklar için, tüm öğrenciler için kazanmak zorundayız, kazanacağız!” Kazandı İstanbul Üniversitesi öğrencileri. Öğrenci dayanışmasının gücüyle, kararlı mücadelemizle hep birlikte kazanacağız!