Kayaları darmadağın edecek dev dalgayı oluşturalım. – “Biz Yönetiriz”

“Fabrika, mülk sahibinin ya da onun temsilcisinin elinde bütün iktidarın toplandığı despotça örgütlenmiş bir devletti. Kapitalist fabrikaların oluşturduğu devletler topluluğu bir araya gelerek burjuva devletini oluşturdular ve mülk sahibi olmayan halkı her beş ya da yedi yılda bir parlamentodaki vekillerini ve belediye meclis üyelerini seçmeye çağırarak verdikleri şekli iktidar ve egemenlikle disiplin altına alıp itaat etmesini sağladılar. Bugün, işçilerin işgaliyle fabrikalardaki bu despotik iktidar yıkılmıştır ve seçme hakkı genişletilmiş, sanayi icracılarını seçme hakkı işçi sınıfının eline geç miştir. Her fabrika bir yasa dışı devlete, gündelik yaşayan ve olayların sonuçlarını bekleyen bir proletarya cumhuriyetine dönüşmüştür.” Gramsci, 1920 baharında metal işçilerinin fabrikaları işgal edip ele geçirdikten sonra üretime devam ettiği dönemi L’Ordine Nuovo dergisindeki Kızıl Pazar isimli makalesinde bu sözlerle tanımlıyor.

Nitekim üretimden gelen gücünü kullanmak mevzu bahis olduğunda işçi sınıfı bagajında yalnızca grevlerin olduğu düşünülür. Halbuki Paris komününden Bienno Rosso’ya, Fatsa deneyiminden Tariş’e farklı zamanlarda farklı yerlerde yönetme inisiyatifinin muktedirleri sarsacak düzeye ulaştığı söylenebilir. Bu vakitlerde halk edilgen, pasif, yönetilen olmaktan çıkıp aktif, müteşebbis bir yapıya bürünür. Kısacası “ayaklar baş olur”.

“Biennio Rosso”(iki kızıl yıl) 1919 baharında birinci paylaşım savaşının getirdiği derin yoksulluk reel ücretlerdeki düşüş ve yüksek enflasyon sonucu patlayan ekonomik krizle beraber aynı yıllarda yaşanan 1917 Rus devrimi 1919 Macar devrimi 1918 Alman devriminden etkilenerek işçi sınıfı gittikçe daha militanlaştı ve sendikal örgütlülükte patlama yaşandı. İlk olarak 1919 mayısında Torino’daki bir FIAT fabrikasında işçi komiteleri genişleyerek fabrika konseylerine dönüşmeye başladılar birçok ayrı sektör ve şehirde grevler başladı yaza doğru büyüyerek devam etti 20-21 Temmuz’da genel grev yaşandı. Torino’daki FIAT fabrikasındaki işçiler çalışma saatlerinin düşürülmesi talebiyle greve gitti 30 Ağustos 1920’de sanayiciler bu grevler ve işçi konseylerine cevap olarak lokavt kararı aldılar, Eylül ayında işçiler bu karara karşılık olarak fabrika işgalleri başlattı. Torino’yu Roma, Napoli, Milano takip etti yarım milyon işçi kendi fabrikalarını kendileri yönetti. İşgal edilen fabrikaları savunmak için işçiler kendi milis birlikleri olan kızıl muhafızları oluşturdular. Yönetim iddiasına sahip çıkamayan sosyalist parti ve sendikalar tarafından terk edilen işçi sınıfı yükselen faşizm ve devlet tarafından ezilmiş ve işgallere son verilmiş olsa da bu yönetim iradesi işçi sınıfından ayrılmamış bu deneyim bugünün devrimcilerine örnek olmaya devam etmektedir.

Bu iradenin ve cüretin en büyük patlamalarından biri de,1968 Fransası’nda yaşandı. Tüketim toplumuna, otoriter devlet yapılarına karşı duyulan öfke, önce üniversite kampüslerinde yankılandı. Mart ayında Paris Nanterre Üniversitesi’nde başlayan öğrenci hareketliliği ve rektörlük binasının işgali, 2 Mayısta üniversitenin kapatılmasıyla Sorbonne’a ve tüm Paris sokaklarına sıçradı. Devlet protestoları durdurmak için Sorbonne’u kapatma kararı aldı bu öğrencilerde daha büyük bir öfke ve direniş doğmasına yol açtı. 6 Mayısta 20 binden fazla öğrenci ve öğretmen Sorbonne’a yürüdü. Yüzlerce öğrenci gözaltına alındı. Öğrenciler gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılması ve üniversitelerin açılması talepleriyle direnişe geçtiler. 10-11 Mayıs tarihlerindeki “Barikatlar Gecesi”nde polis şiddetiyle göğüs göğüse çarpışan öğrencilerin kararlılığı, iktidarı derinden sarstı. Öğrencilerin yaktığı bu isyan ateşi, 13 Mayısta ilan edilen genel grevle birlikte tam 10 milyon işçinin fabrikaları ve idari binaları işgal etmesiyle devam etti. Sokakları, üniversiteleri ve devasa üretim alanlarını kuşatan bu ruh eşitlikçi bir toplum tahayyülünün fiili ilanıydı.

Son dönemde Polyak ve Doruk madencilik direnişleriyle gün yüzüne çıkan maden işçileri, hak arama mücadelesindeki yılmaz tavrını, tarihimizde ilk maden grevi olan ve işçilerin maden yönetiminde doğrudan söz sahibi olduğu Yeni Çeltek direnişinden miras alıyor. 1976 başında Çetin Uygur önderliğinde Yeraltı Maden- İş sendikasının dönemin sarı sendikasını defederek başlattığı mücadele 1980’e kadar birçok işe imza attı. Örneğin Amasya’nın Suluova/Merzifon yöresindeki tüm köylere nüfuz edebilmiş, yalnızca maden sahasında sınırlı kalmayarak köylerde Devrimci İşçi Köylü Gençlik Derneği gibi bölgesel mücadele hatları kurmuştu. Öyle ki Erzurum’dan Tokat’a, Malatya’ya, Kayseri’ye kadar yayılan geniş bir örgütlü mücadeleye kısa sürede erişmişlerdi. Yeni Çeltek’te konsey biçimiyle işçilerin tamamının söz hakkının olduğu, TİS’lere oturduğu bir ortam yaratılmıştı. Aynı bölgede Şeker fabrikasına giden kömürler köylülere verilen kömürlerden yarı oranında daha düşük ücretteyken işçiler devreye girip köylülere de fabrika satış ücretinden sattırmaya başlamıştı. Bazı zamanlar durumu olmayan köylüler için de imece usulü bir sistemle bedavaya veriyorlardı. En nihayetinde 1980 yılında işyerinin “zarar ettiği” gerekçesiyle kapatılmasına karşı yönetimi devralmış ve 112 milyon TL zarar ettiği söylenen madende hafta 2.5 milyon TL kar etmişti. üretim planlaması, sağlık, ulaşım, güvenlik, iş güvenliği de dahil olmak üzere her şey işçiler ve işçilerin kurduğu konseyler aracılığıyla yönetilmiş, yöre halkının kışlık kömür ihtiyacı dahi karşılanmıştı. tüm devlet kurumlarının baskısına karşı 33 gün boyunca işyerini terk etmeden bu süreci devam ettirmişlerdi. nitekim 80 darbesi ile maden işçileri işkencelerde öldürülmüş, sakat bırakılmış, idam cezaları almıştı.

Bu topraklarda 12 Eylül karanlığı çökmeden hemen önce, halkın yönetme kapasitesini gösteren bir diğer büyük cüret ise 22 Ocak 1980’de İzmir’de, TARİŞ fabrikalarında meydana geldi. Dönemin Milliyetçi Cephe hükümetinin, yükselen işçi hareketinin önünü kesmek için devrimci işçileri tasfiye ederek fabrikalara faşist militanları yerleştirme girişimine karşı TARİŞ bünyesindeki İzmir İncir, Üzüm, Pamuk ve Zeytinyağı Tarım Satış Kooperatifleri Birliğine bağlı işletmelerde çalışan işçiler direnişe geçtiler. Direnişi durdurmak için fabrikalarda arama yapan polisle çatışma başladı. 50 işçi yaralandı 600 işçi gözaltına alındı. Yaşananların ardından gözaltına alınan işçilerin serbest bırakılması talepleriyle direnişlerine devam ettiler. Direniş sadece TARİŞ de değil İzmir’in Çimentepe, Gültepe, Çiğli semtlerine ve üniversitelere sıçradı üniversite öğrencileri olayları protesto etti 200 kişi gözaltına alındı çok sayıda öğrenci ateş açılması yüzünden yaralandı. Öğrenciler Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini işgal ettiler. 6 Şubat’ta TARİŞ yönetimi üretimin durdurulması ve 3000 işçinin işten çıkarılması kararını aldı. İşçiler, yönetimin bu kararına karşılık olarak üretimi sürdürüp, fabrikadan çıkmayacaklarını açıklayarak kararı tanımadıklarını gösterdiler. Çiğli ipek fabrikasının işçileri, fabrikaları işgal ederek üretimin ve idarenin denetimini fiilen ele geçirdiler fabrika kapılarını kapatarak barikat kurdular.Üstelik bu irade fabrika duvarlarını aşarak İzmir’in emekçi mahallelerine taştı Çimentepe ve Gültepe mahallelerinde halk da sokaklara barikatlar kurarak, mahalleye giriş çıkışları kapattı. Sermaye devleti, işçilerin ve mahallelinin bu ortak iradesini ezecek gücü ancak on binlerce asker, polis, panzer ve helikopterle düzenlediği bir askerî operasyonda bulabildi. Şubat ayında kanla ve zorbalıkla bastırılan bu görkemli direniş, burjuvazinin işçilerin üretimden ve sokaktan gelen yönetim iradesine karşı duyduğu tarihsel dehşetin en net fotoğrafıydı.

İşçi sınıfının yaktığı bu ateşin mahallelerden taşarak koskoca bir ilçenin yerel yönetimine el koyduğu en çarpıcı pratik ise Karadeniz’de, Fatsa’da yaşandı. 1970’lerin sonlarına doğru tırmanan faşist teröre karşı devrimcilerin ve halkın mahalleleri savunmak amacıyla kurduğu direniş komiteleri birer öz savunma aracı olmaktan çıktı ve yeni bir yaşamın inşasını üstlenen iktidar nüvelerine dönüştü. 1979 sonbaharında “Terzi” Fikri Sönmez’in belediye başkanı seçilmesiyle birlikte bu direniş komiteleri, doğrudan demokrasinin işlediği “Halk Komiteleri”ne evrildi. Tefecilere, karaborsacılara karşı amansız bir mücadele veren, yöre halkını imece usulüyle kenti yeniden inşa etmeye katan bu deneyim, burjuva devletin hantal ve tepeden inmeci bürokrasisini yerle bir etti. Fatsa, halkın beş yılda bir sandığa giden edilgen birer seçmen değil, kendi kaderini bizzat tayin eden aktif özneler olduğu bir pratiğe dönüşmüştü. Egemen sınıfların hedef gösterdiği bu devrimci halkçı yerel yönetim modeli, Temmuz 1980’de tankların ve askerî birliklerin ilçeyi kuşattığı “Nokta Operasyonu” ile kanla bastırıldı. Fatsa komünü fiziken ezilmiş olsa da, halkın inisiyatifi devralarak yarattığı model bu iradenin en somut manifestolarından biri olarak tarihe kazındı.

Ancak bu irade bir hortlak gibi yeniden canlandı. Polyaktan sonra “biz yönetiriz” şiarı bilgi üniversitesinde de yükseldi. Bir gecede Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Kapatılan Bilgi Üniversitesinin öğrencileri “ne sermaye ne kayyum biz yönetiriz” diyerek 3 gün boyunca kampüs içerisinde direndi. Direnişin sonunda kayda değer bir kazanımla Bilgi Üniversitesi yeniden açıldı. Öğrenciler meşruiyet çizgisini kararnamelerden değil haklılıklarından çekmişlerdi. Nitekim direniş biterken de “yönetme irademiz için mücadeleye devam edeceğiz” sözleri edildi. Bir süredir işçi sınıfının bir parçası olarak tanımladığımız gençliğin hafızası işçi direnişleriyle yeniden canlandı.

Bu haliyle üreten sınıfın, proletaryanın, devrimi gerçekleştirmiş olduğu söylenmez. Ancak bir tahayyül imkanı tanır. Geleceğe dair bir irade beyanı niteliğindedir. Doğru devrimci strateji bu özyönetim iradesini iktidara taşıyacak örgütsel çalışmayla tayin edilebilir. Artık burjuvanın yönetsel organlarıyla ilişkisini kesmiş ve “demokratik” kurumlar eliyle giydirilen muhaliflik bandajını çıkartmış işçi sınıfı için bu vakitlerde muktedir olmaya götürecek bir devrim ufkunun açıldığı gözlemlenir. İtalya’daki fabrika konseyleri de -her ne kadar mağlup edilmiş olsa da- bize yönetme iradesinin nasıl mümkün olabileceğini tarifler. günümüz emperyalizm döneminde burjuva sınıfının yönetme iradesi fabrikalardan ve işyerlerinden kopar. Devlette ve diğer yönetim uzuvlarında yoğunlaşır. Üretim prosesinin yönetim işlevini bir vekile, temsilciye bırakan patron, bu yerlerdeki fiili hakimiyetini kaybetmiştir. Bu zamanlarda özellikle fabrikalarda, maden ocaklarında, iş yerlerinde cisimleşmiş yönetim iradesi, üniversite kampüslerini de içine alarak burjuva devlet aygıtı içinde yoğunlaşmış bilinçli nüveler oluştururlar.

Uzun zamandır MESEM’lerden stajyer öğrenciliğe, sigortasız işçilikten ders sonrası part-time çalışmaya kadar her türlü kurumsal mekanizmayla işçileşmiş gençliğin içerisinde bizlerin hareket sahası işçi sınıfı okyanusudur. okyanuslardan yükselen dalgalar “biz yönetiriz” diyecek, burjuva devletinin kayalıklarına vuracak, aşındıracak ve işçi sınıfı okyanusuna geri dönecektir. Kayalıkları darmadağın edecek dev dalgayı birlikte oluşturacağız.