ABD’ye Asker Olmayacağız
Emperyalist kapitalizm, tarihsel bunalımlarını aşmak adına dünyayı sürekli bir savaş ve kaos sarmalına sürüklemektedir.
1 Mayıs, işçi sınıfının bu sömürü mekanizmalarına karşı tarihsel hesaplaşma günüdür. Proletaryanın sekiz saatlik iş günü mücadelesinden doğan bu büyük gelenek, bugün emperyalizmin savaş aygıtlarına karşı barışın bayrağını yükseltmektedir. 1 Mayıs alanları, holdinglerin kâr hırsı uğruna cephelere sürülen emekçi çocuklarının, kendi sınıf kardeşlerine namlu doğrultmayacağını haykırdığı kürsülerdir. Gençlik; kitlelerin bilincini bulandıran işgalcilerin perdelerini yırtarak, asıl düşmanın sınırların ötesindeki yoksul halklar değil, bizleri savaş koridorlarında pazarlık konusu yapan küresel çeteler ve onların yerli işbirlikçileri olduğunu somut bir biçimde ortaya koymalıdır.
Bugün Türkiye ve benzeri ülkelerde savunma sanayisinin, İHA ve SİHA’ların her anlamda göğe çıkarılması “milli çıkarlar” maskesi altında emperyalizmin stratejik ihtiyaçlarına hizmet etmektedir. NATO ve benzeri saldırgan ittifaklar aracılığıyla halkın vergileri, eğitim ve sağlık yerine silahlara yatırılmakta; gençlik, ABD’nin saldırı planladında birer piyon haline getirilmek istenmektedir. Devrimcilerin görevi, kendi iktidarının işbirlikçi ilişkilerini deşifre etmek ve kurtuluşun ancak emperyalizmden tam kopuşla mümkün olduğunu anlatmaktır. İşçi sınıfının özgürleşmesi, işgalci merkezlerin ve savaş baronlarının egemenliğine son verilmesinden bağımsız düşünülemez.
Emperyalist sistemin yarattığı yıkıma karşı durmak, bugün her devrimcinin ve onurlu bir yurttaşın öncelikli görevidir. Kendi coğrafyamızda emperyalist üslere, nükleer silahlara ve yabancı postallara yer olmadığını savunmak, 1 Mayıs ruhunu güncel siyasetin merkezine taşımaktır. Bizler, emperyalizmin tetikçiliğini yapmayı reddederek; “Biz Yönetiriz” mücadelesini örmeye davet ediyoruz.
Ortadoğu’da Direniş cephesini tamamen ortadan kaldırmaya çalışan emperyalizm durmadan devam ediyor. Suriye’de Kürtleri ve Alevileri katleden IŞİD’in güzide lideri Colani; iktidara geldiği günden beri ABD ve İsrail’in tüm isteklerini yerine getiriyor. Filistin’de on binlerce insanımızı yine aynı çıkarlar için öldürdüler, binlerce insanı esir aldılar ve bir ülkenin topraklarını adeta imha ettiler. Son kale İran’da duvara tosladılar; liderleri öldürseler de yarım asırdır savaşa hazırlanan İran’ın karşısında ateşkesi kabul etmekte zorunda kaldılar. İsrail’in Gazze’de yükselen özgüveni Tahran’da yere çakıldı.
Üçüncü yol hikayelerine inanmıyoruz. İran ülkesini özel bir vaka gibi değerlendiren, adeta yalnızca İran halkının devletinden memnun olmadığını propaganda eden ABD medyasının hegemonyası altındaki küresel medyanın yalanlarına karnımız tok. Tüm halkların olduğu gibi İran halkının tarihsel özlemleri yalnızca İran halkının ellerinde yaratılabilir. Amalı fakatlı “Ne ABD ne İran” diyerek halkı kandıran çizgilerin uzağındayız. İran ve Direniş Ekseninin emperyalizme karşı zaferini, ABD-İsrail ittifakının koşulsuz şartsız yenilgisini açıkça destekliyoruz.
AKP’ye Kul Olmayacağız
AKP’nin yirmi yılı aşkın iktidar pratiği, holdinglerin en saldırgan kanatlarının bir ittifakı olarak şekillenmiştir. Bu süreç boyunca “milli ve yerli” söylemleriyle maskelenen asıl saldırı, işçi sınıfını örgütsüzleştirmek, gençliği ise yoğun bir kuşatmayla “itaatkâr kullar” haline getirmektir.
Taşeronlaştırmadan Soma’daki işçi katliamına, eğitim sisteminin piyasalaştırılmasından üniversitelerin kayyumlarla işgaline kadar her adım; emeğin sömürülmesini kolaylaştıracak, sorgulamayan ve biat eden bir toplum yapısı inşa etmeyi hedeflemiştir. Ancak bu “kul”laştırma projesi, Türkiye işçi sınıfının ve devrimci gençliğinin tarihsel direniş geleneğine çarpmaya mahkumdur.
19 Mart’ta başlayan yeni dönem, rejimin sıkışmışlığının ve korkusunun en somut dışavurumu olmuştur. 19 Mart 2025’te muhalif odaklara ve toplumsal muhalefetin figürlerine yönelik gerçekleştirilen operasyonlar, sadece bir gözaltı furyası değil; halkın iradesini tamamen felç etmeyi amaçlayan topyekun bir saldırı ve yurttaşlıktan kovma projesinin son adımıydı. Üniversitelerin kapılarına kilit vurulması, yüzlerce gencin karşılık verdiği için cezaevlerine atılması bu sürecin karakteristik özellikleridir. Ancak iktidarın beklediği sessizlik yerine, 19 Mart’ın şafağında sokaklarda ve kampüslerde filizlenen irade, korku eşiğinin aşıldığını tüm dünyaya ilan etmiştir.
Bugün 1 Mayıs 2026’ya yürürken, 19 Mart direnişinin yarattığı o büyük enerji sınıf mücadelesinin en ön saflarında yer almalıdır. Beyazıt’tan Kızılay’a kadar yükselen adım sesleri, sadece bir hükümet değişikliği talebi değil; insan onurunu ayaklar altına alan sömürü düzenine karşı köklü bir reddediştir. AKP’nin yarattığı bu karanlık düzende gençlik, geleceksizliğe ve yoksulluğa mahkum edilmek istenirken; devrimci tarihimiz bize bu karanlığı yırtacak olanın devrim örgütünü yaratmaktan geçtiğini göstermektedir.
Devrimcilerin görevi, 19 Mart’ın sokaklarda yarattığı ruhu işyerlerine ve mahallelere taşımak, “Biz Yönetiriz” şiarıyla iktidarını kurmaktır.
Holdinglere Köle Olmayacağız
Emperyalist merkezin bugünkü aşamasında holdingler, yalnızca ekonomik birer birim değildir. Ulusal sınırları aşarak dünyayı devasa bir “küresel fabrika” haline getirmiştir. Üretim süreçlerinin parçalanması ve farklı coğrafyalara yayılması, holdinglerin emeği en ucuz olduğu yerde sömürmesine, işçi sınıfını ise yıldırmaya çalışmaktadır. Bu sistemde bir holding, sadece bir fabrika sahibi değil; yeraltı kaynaklarından teknolojiye, gıdadan lojistiğe kadar yaşamın her alanına el koyan, devletleri kendi kâr hırslarına göre dizayn eden bir mekanizmadır. Bu küresel kuşatmaya karşı emeğin gücünü yaratma iradesi gösterilmelidir.
Holdinglerin bu mutlak sömürü düzenini sürdürebilmek için kullandıkları en işlevsel araçlardan biri, işçi sınıfının saflarına sızdırılmış olan “sarı sendikalar”dır. Sermaye ile organik bağlar kuran, bürokratikleşmiş ve işçinin hak mücadelesini holdinglerin kâr sınırlarına göre sınırlayan bu yapılar, sendikal mücadeleyi bir yalnızca uzlaşma masasına hapsetmektedir. Sarı sendikacılık, işçinin grev ve direniş hakkını holdinglerin “verimlilik” adı altındaki sömürü politikalarına kurban ederken, sınıfın iradesini bölmekte ve devrimci bir kalkışmanın önündeki barikat işlevi görmektedir. Bu noktada AKP iktidarı, holdingler ile sarı sendikalar arasındaki bu kanlı ittifakın baş mimarı ve koruyucusu olarak sahnede yer almaktadır. İktidar, “milli güvenlik” bahanesiyle grevleri yasaklayarak, holdinglere vergi afları ve teşvikler yağdırarak, sermayenin en sadık yürütme kurulu gibi çalışmaktadır. AKP’nin yirmi yıldan fazladır mevcut olan pratiği, holdinglerin kârlarını katladığı, işçinin ise yoksulluk ve güvencesizlik sarmalına itildiği bir faşizan diktatörlükten ibarettir.
1 Mayıs, holdinglerin kurduğu bu kölelik düzenine karşı işçi sınıfının gücünü sokağa taşıdığı, sınıfın kendi yasalarını dayattığı gündür. Küresel fabrikalarda sömürülen milyonların, sarı sendika barikatlarını yıkarak ve AKP’nin sermaye dostu yasalarını çiğneyerek alanlara çıkması, emperyalist sistemin en büyük kabusudur. 1 Mayıs alanları, sadece ekonomik taleplerin dile getirildiği birer kürsü değil; holdinglerin mülkiyetine ve iktidarın baskı araçlarına karşı “Biz Yönetiriz” iradesinin bayraklaştığı yerdir. Bizler, holdinglerin kâr hırsı uğruna iş cinayetlerinde can verenlerin, sendikasızlaştırılanların ve geleceği çalınan gençliğin sesi olarak; sömürü merkezlerinin ve onların yerli işbirlikçilerinin karşısında dikilmeye devam edeceğiz. Holdinglerin kölesi değil, sınıfımızın safında yetişen gücün içindeki militanlar olacağız.
1 Mayıs’ta Taksim’i alacağız!
1 Mayıs’ın kalbi, işçi sınıfının hafızası ve devrimci iradenin sarsılmaz kalesi Taksim Meydanı’dır. Taksim, sadece bir coğrafi alan değil; 1977’de katledilen yoldaşlarımızın vasiyeti, 1989’un direnişi ve baskıya karşı boyun eğmeyen işçi sınıfının onurudur. Emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin bu meydanı işçi sınıfına kapatma çabası, iradeyi hapsetme girişimidir.
Taksim’in prangalanması, holdinglerin sömürü düzenini koruma altına alma çabasıdır. Ancak bilinmelidir ki; Taksim Meydanı özgürleşmeden Türkiye işçi sınıfı özgürleşemez. 1 Mayıs 2026’da Taksim’i özgürleştirmek, holdinglerin dayattığı o karanlık perdeyi yırtıp atmaktır. Bizim için Taksim, sınıf uzlaşmacılığının bittiği, kavganın ve zaferin başladığı yerdir.
ABD’ye asker, AKP’ye kul, holdinglere köle olmayacağız.
1 Mayıs’ta Taksim’e, 1 Mayıs’ta tüm yurtta meydanlara!
Yaşasın 1 Mayıs! Biji Yek Gulan!






