Kuşkusuz benzeri olmayan bir yenilgi dönemindeyiz. Gençliğin ve işçi sınıfının isyanları, yükselip yeniden düşüşe geçiyor ya da sönümleniyor. Bu yalnızca Türkiye’de değil dünyanın neredeyse her yerinde kesintisiz bir şekilde ilerliyor. Emperyalizm karşısında örgütlü bir düşman bulamayınca daha da vahşileşiyor, kendi krizlerinde boğuluyor ama bu krizlerin içinden çıkabiliyor.
Kısacası isyanların ve başkaldırıların sona erdiği, hiçbir yerde ateşin yanmadığı sınırlarda ve topraklarda değiliz. Zaten öyle olsa ‘distopik’ bir bilim kurgu filminde yaşıyor olurduk. İsyanlar sürecek; üniversiteler işgal edilecek, hükümetler düşecek ve fabrikalar yanacak. Odaklanmamız gereken bu değil. Emperyalizm, karşısında yeni bir düşman bulacak mı bulmayacak mı? Tüm mesele budur. Ekonomik krizden ve yurttaşlıktan kovulduğu için sızlanan, ne yapacağını bilmeyen bir gençlik yoktur karşımızda. 19 Mart’ta gençlik, yüzlerce tutuklamalara rağmen sokaklardaki varlığını göstermiş, bağımsız öğrenci inisiyatiflerini kurmuş ve yönetmiştir.
Düşmanın çelişkilerini gösterdik; barınamayan öğrencilerle yürüdük, yurtlar açtırdık. Filistin için sokağa dökülenlerin koluna girdik, ticareti resmi olarak kestirdik. Yaşamak için ne yapabiliriz diyenlerin öfkesi örgütlendi, bu öfkenin temel amacı Holdingci Güçler’i kökünden sarsmaktan ziyade uzun zamandır görünmeyen çelişkilerin ortaya çıkarılması ve egemenlere çeşitli zararlar vermekten ibaretti. Koşullar onu gerektiriyordu. Bu çelişkilerle var olan ve önüne geçemeyenleri gönderecek, yerine yenisini kuracak bir inşa gerekiyor. Bu inşayı kurabilmek bugünün görevidir. Yarını da düşünerek bugünü örgütleyen, etrafındaki cephelerle bir merkezi siyasi gücü, ayakları yere sert basacak şekilde geliştirecek mekanizmalara ihtiyacımız var. Erdoğan ve holdingler her gün çarpışmaya hazır olmaya bizi iterken, eski pratikleri yeniden denemeye gerek yok. Somut bir savaşa girildiğini propagandatif şekliyle değil en gerçek ve somut haliyle söylüyoruz. Geri dönüşü olmayan, bir çok şeyi belirleyecek bir döneme giriyoruz. Kaybedecek zamanımız yok, her geçen dakika onların lehine işliyor. MESEM’lerde çocuklar katlediliyor, yurtlarda öğrenciler intihara sürükleniyor. Belediye başkanları tutuklanıyor, yurttaşların elinde son kalan haklar birer birer alınıyor. Artık çelişkileri ortaya çıkarmamıza gerek kalmadan gençliğin ve işçilerin gözünde savaş somutlaşıyor, tüm bunlar olurken evde ve kampüste sessizce beklemek korkaklık olurdu. Korkmamız gayet doğal, korkak olmak başka bir şey. Umudumuz kendi çelişkilerimizden doğuyor.
Gençlik Komiteleri, ömrünü tüketmekte olan rejimin karşısında bir toplumsal-siyasal güç yaratma iddiasıyla yol haritasını çiziyor. Yalnızca ‘baskının, tutuklamaların, yoksulluğun’ karşısında olmak kolay bir şey. Her söz söylenebilir, her gün farklı eylemsellik üretilebilir. Haftalarca konuşalacak kampanyalar başlatılabilir. Düşman hiç olmadığı kadar elindeki sopaların sayısını arttırmış durumda, ona karşı durmak en basiti. Ama neredeyse her okulda, yurtta ve sokakta birikmiş öfkeyi devrimcileştirmek ve devrim iddiasını akıllara kazımak başka bir şey. Gençlerin “Biz Yönetiriz” diyebilmesi başka bir şey.
Öğrenciler, yurdunda bir intihar gerçekleştiğinde hayatta kalmayı örgütleyebiliyor. Yemekhanede birisi zehirlendiğinde nitelikli yemek hakkını kazanabiliyor. Öğrenciler örgütlenebiliyor ve hakkını arayabiliyor. Ancak muhalefet etmeye dayalı pratiklerin sonuna yaklaşıyoruz. Egemenlik, Holdingci Güçlerin elinden alınmalıdır. Gençler, yıllarca kaldığı yurdunu yönetebilme cüretini gösterebilmeli, okulunda tepeden tırnağa tüm kararları kendi verebilmelidir. ”Biz Yönetiriz” diyebilme iradesini gösterdiği anda doğduğu mahalleyi, okuduğu üniversiteyi, çalıştığı işyerini ve en nihayetinde iktidarı kazanma potansiyelinin farkına varacaktır.
Soyut bir hayalden ziyade gerçekliğin kendisidir bu. Tüm dünyada çatırdayan kapitalist düzenin, sermaye saldırılarının yaşadığı krizdir. Buzun kırılıp yolun açıldığı 1917’den önceki döneme benzer bir çağdayız, ufak tefek görülen isyanlar kendi sözü, sesi, garantisi, birliği ve nihayetinde silahı olacak bir organizasyonu bekliyor. Bunları bir sabah uyandığımızda yapmayacağız. Yıllarca okullarda faşist çetelere dokunmayıp yaşadığı kampüse olan saldırılara karşılık verilirse ‘kavga’nın içine çekildiğini düşünen, 19 Mart gibi büyük isyanlarda kitleleri işgallerden çeken, barikatların ardındakileri göremeyen ve iktidar olma cesaretini aşılayamayan sol-sosyalist çevrelerin elinden hegemonyayı alırsak yapabileceğiz. Düşmanımızın dostları yalnızca başka sınırlardaki burjuvalar değil, kendi sınırları içinde kendisine dolaylı destek olan ve bize dost görünme çabasında olanlardır. Maskeleri her isyanda daha çok düşüyor. Tabii bunları düşünürken sızlanma derdine düşülmemesi lazım, doğru bir devrimci çizgi yaratılırsa onların zaten etkisiz kalacağı kesindir.
Gençliğin Devrim Örgütü gençliği zaten halihazırda çarpışmak istediği bir savaşa hazırlamakla yükümlüdür. Üniversitelerin, sokakların aynı zamanda bir karargah ve mevzi olduğunu unutamayız. ODTÜ’de 1969 yılında Komer’in arabasını yakanlar bunu en iyi şekilde göstermiştir, saldırıların karşısında üniversiteyi ve ülkeyi başka bir şekilde dizayn etmenin cüreti yeniden gösterilecektir. Kahin değiliz, cümlelerimizin kesinliği edebi bir yerden ziyade şu anki duruma son verebilmenin yolunu ifade etmektedir. Şu anki duruma son verebilmeyi bir kez daha deneyeceğiz, uzlaşanları ikna etme gibi bir çabamız yok. Zaten uzlaşmayan milyonlar var.
Zeren Ertaş katledildiğinde hiç kimsesi olmadan yurdundaki yüzlerce kişiyi örgütleyenler var. 19 Mart’ta ODTÜ’de çöp konteynırlarını yine hiçbir yönlendirme olmadan yakanlar, Beyazıt’ta barikatın önüne geçenler… ‘Öncü’ olduğunu iddia edenler yönlendirmemiştir onları, öyle yaptıklarını söylüyorlarsa yalan söylüyorlar. Elbette yurtlarda yüzlerce kişiyi harekete geçirmek ve çöp konteynerlerini yakmak yeterli değildir. Bahsedilen, Holdingci Güçlere karşı artık nasıl hayatta kalacağından ziyade nasıl yöneteceğini düşündürtebilmektir. Bunun iddiasıyla yola çıkıyoruz, yalnızca muhalefet etmenin ötesinde bir hat kurmanın zorunluluğu gün geçtikçe anlaşılmaktadır.
Türkiye’nin gençlerini, “hareketi de üniversiteyi de mahalleyi de işyerini de ve ülkeyi de Biz Yönetiriz” demeye ve Gençliğin Devrim Örgütünü yaratmaya çağırıyoruz. Bu çağrıyı tartışmak için 14 Aralık 2025 Pazar günü bir araya geliyoruz. Politikleşen gençliğin iktidar hedefini tartışacağız. Gençlik Komiteleri’nin bu yılki konferansı şu ana kadar yapılan konferanslarının toplamından güç alarak gerçekleşecektir.
19 Mart’tan bu yana mücadelede edindiğimiz sorumluluklar altından tek başına kalkamayacağımız düzeydedir. Bu taşın altına bizimle girecek, her üniversiteye yetişecek, tüm hayatını buna adayıp bir seferberliğe girişecek olanlaradır ”Biz Yönetiriz” çağrısı.
Buna hazır değiliz diyenler de yalan söylüyordur. İktidara ilerleyişimizin ilk adımı budur. Zor olacağı zaten bellidir, önüne engeller koyulacağı da. Ama hafızamız diridir, Mahir’in yarattığı bir karargah olan SBF’de yaptığı konuşmayı hatırlatırız:
”Ne var ki, bütün bunlar, eğer üstümüze düşen görevleri yerine getirirsek bertaraf edilemeyecek şeyler değildir. Varsın, saldırılar üstümüzde yoğunlaşsın. Doğru devrimci çizgide gelişen hangi hareket, dünyanın neresinde serbest bırakılmıştı ki.”






