Tarihin önemli, kriz dolu ve sarsıntılı anlarında devrimcilerin kaçırmaması gereken bir tren vardır. Tarih, treni kaçıranlar ve kaçırmayanlar olarak ayrılır. Bugünün kaçırılmaması gereken treni ise kuşkusuz 19 Mart’ın işaret ettiği Öğrenci Cephesi’dir. Henüz yaratılmamıştır fakat hala fırsat vardır. Vardır çünkü 19 Mart tümüyle bir hayal kırıklığı yaratmamıştır, hazırlıksız olunmasına rağmen öğrencilerin başını çektiği isyanın kafamıza bıraktığı soru hala durmaktadır: Devam edebilir mi? Evet, edebilir. Erdoğan’ın rejimi devamlı krizlerle boğuşur hale gelmiştir, süresiz bir meşruiyet kaybında çürümektedir. Kendiliğindenci isyanlar organize edilmeye açık hale gelmiştir; siyasi talepleri kolay kucaklamaktadır ve dövüşmeyi kendine hak görmüştür. Pasif eylem komitelerinin çelişkilerinin farkındadır, onları bu isyanın öncüsü olarak görmez. Tek bir sorunu vardır, kendi öncüsü henüz oluşmamıştır. İsyanın devamlılığı üniversitelerin yeni döneminde güçlü bir öncüyle, kendisini dahil öncü yapabileceği Öğrenci cephesiyle sağlanabilir.
Mücadele geleneği olmayan, dalga geçilen kıyıda köşedeki vakıf üniversiteleri bile kendi isyan bayrağını açmışken 19 Mart’ın yalnızca bir hafta sürüp bitmiş, tamamıyla yenilgiye uğramış bir isyan olduğunu kim söyleyebilir? Gençlik, şüphesiz Erdoğan’a karşı bir mevzide savaştı. Siyasi bir mevzinin içinde yoğrulmuş, çeşitli deneyimler elde eden, barikatları ne pahasına olursa olsun zorlayan pozisyondaydı. Neredeyse son on yıldır bir isyan deneyimi bile yoktu -belki Boğaziçi’ni sayabiliriz- ve eline bir fırsat geçmişti. Yalnızca İmamoğlu tutuklandı diye değil, on yıllardır karşılık verilmeye çalışılan Erdoğan’a karşı savaşımın bir parçası olmak için öne çıktı. Ekonomik, demokratik ve politik her cephede kendini yaratacak bir mevziyi oluşturmanın koşulları olgunlaşmıştır. İsyan bayrağı açan her üniversitenin amacı hemen hemen aynıdır. Önceden de bahsedildiği gibi dağınıktır, ideolojik olarak zayıftır. 19 Mart eylemleri sırasında alanları faşistlerin ele geçirdiği koca bir yalandır, bu yalana sığınıp günün sorumluluklarını bir kenara atmak kolaycılıktır. Faşistler, azınlık grup olarak katılıp sosyal medya gösterisinden başka bir şey yapamamışlardır. İdeolojik ve pratik bir siyasi güç merkezi inşası olsaydı, bunlar tartışılmıyor olurdu. Tekrarlayalım, bizce sorun eyleme şov için gelen iki üç faşist değil kitlelere önderlik edecek tarihsel bir zorunluluk olan, Erdoğan’a karşı tabiri caizse ordu yaratamamaktır.
Güç ilişkileri her şeyi belirler. Kendiliğinden ve bir anda gerçekleşecek bir şey bekleyemeyiz; bu gücü yaratırken yalnızca düşmana karşı değil düşmana dolaylı yoldan entegre olmuş güç ilişkilerini de parçalamalıyız. Bunlar elbette üniversitelerin içinde öğrenci kitlelerini oyalayan ve kitlenin çoğuna hakim pasifist sol-sosyalist çevrelerdir, Cevahir AVM’de kitleyi düşmanla baş başa bırakanlardır. Radikal demokrasi talebiyle yalnızca belirli ‘demokratik’ talepler içine sıkışmış, düşmanın çelişkilerini ortaya çıkarmak yerine yerinde sayanlardır. Devrimcilik en başta belirtildiği gibi treni kaçırmamakla alakalıdır, aynı zamanda kitlenin içinde metastaz gibi yayılanlara karşı mücadele ve alternatif mevziler üretmektir. 1 Mayıs’ta Taksim’e yürümeyi kendine görev bilmiş eylem komiteleri, bahsettiğimiz metastazın çoktan önüne geçmiştir. Ve bu cephenin müdahalesiyle yine aynı metastazı söküp atacaktır. Toplumsal hareketler, siyasi öncülerin önüne geçmiştir. Demek ki yeni siyasi öncülere ihtiyacı vardır. Öğrenciler Taksim talebinin salt bir mekansal kavga olmadığının bilincindeyken, az önce bahsedilen reformist çizginin eriyip gitmemesi imkansızdır. Dışarıdan basit ayrımlar gibi gözükse de aslında bu oldukça net ayrımlardır.
19 Mart sürecinde birçok bağımsız eylem komitesi ortaya çıkmıştır, hayatlarında ilk defa mücadeleye adım atmış insanlar tarafından yaratılmaya çalışılan bu mekanizmaların kendiliğindenci olduğu açık bir biçimde gözlenmektedir, ideolojik olarak zayıf olsalar da pratik olarak yer yer başarılı şekilde öne çıkabilmektedirler. Kemalist eğilimleri yoğunluktadır, öğrencileri bu yüzden ilk etapta içlerine çekmekte kolaylık yaşamışlardır. Hızlıca erimeye mahkum olmuşlardır aynı zamanda. Bu onların tamamıyla başarısız olduğu anlamına gelmez. Bir kez daha tekrarlarsak, devrimcilerin hazırlıksızlığı ve öncü olma yolundaki başarısızlığı ile ilgilidir. İdeolojik olarak dönüşüme açık olan bu eylem komiteleri, siyasi bir aklın müdahalesiyle geliştirilebilir.
Gençliğin örgütleri üniversiteleri terk edeli uzun zaman oldu. İçeride organik örgütlenmeleri ya zayıftı ya da hiç yoktu. Bunun için üniversitelerde yeniden meclislerin inşa edilmesi, ÖTK gibi düzenci yapıların yerine alternatifler örülmesi gerekir. Gerekirse bu ÖTK’ların içinde onları teşhir eden faaliyetler yürütürler, bu alanların boş bırakılması yalnızca ÖTK ve benzeri yapıları yaratmaya çalışanların işine gelir. Devrimciler her alanda olmak zorundadır. Devrimciliği seçimci ve bürokratik yapılara taşıdıklarında kendi kuracağı meclislere yarar sağlarlar. Kitle neredeyse oradayız, kitleyi devrimciliğe çekmek devrimcilerin görevidir. Fakülte fakülte, bölüm bölüm salt bir seçimci temsiliyetler yerine denetimi yüksek olan ve dinamik ilerleyen öğrenci meclisleridir aklımızdaki. Devrimcilerin buradaki pozisyonu garantörlüktür, dayatmacı şekilde değil öğrenci kitlesiyle beraber bir siyasi inşa içindedir. 19 Mart ile beraber bu potansiyel gözüktü, dönemin ihtiyacı olduğu kuşkusuzdur. Yetkileri üzerinde toplamış meclislerin çalışma komisyonları bulunur, dönemlik temsilciler var eder. Meclis hiçbir şekilde rektörlere, üniversite yönetimine bağımlı ilerleyemez. Yaratacağımız öğrenci meclisleri içeride üniversiteye, dışarıda hükümete meydan okumalıdır. Yaratılacak öğrenci cephesi uzlaşmacı olamaz, olduğu noktada zaten bu savaştan geri çekilir. Her üniversitenin içinde gelişebilecek olan yapılar nihayetinde bağlı olduğu cepheye hizmet etmelidir, savruk ve dağılmış görüntüden ziyade birleşmiş, güç merkezine odaklıdır. Salt bir birlikten söz etmiyoruz, eylem birliğinden de. Eylem birliği zaten durmadan en çok denenen bir şey, bahsettiğimiz Erdoğan’ı yenebilecek ya da yenilmesinin yolunu açacak 19 Mart örgütü.
Yeni bir şey yapmıyoruz, tarihin belirli dönemlerinde gereklilik olan cepheyi kurmanın peşindeyiz. 1990’larda ortaya çıkan Üniversite Öğrencileri Platformu ve Öğrenci Koordinasyonu da benzer amaçlar taşımıştı. Koordinasyon kitleselliğe ve tabana önem verdi, merkezi yapısı ise zayıftı. Platform ise merkeziyetçiliği daha çok egemen kıldı, kitleye Koordinasyon’a kıyasla daha zayıf hitap ediyordu. Açlık grevleri gibi öğrenci hareketinde az rastlanan eylemlere başvuruyordu. İki cephenin varlığı harekete darbe vuruyordu, eylemsellik sürekli bölünüyordu. İki cephede de bürokrasi ve dar grupçuluk ortaya çıktı, yavaşça tarih sahnesinden silindiler. Harç sorununa odaklanan dönemin öğrenci hareketi, kendi ufkunu aşamamış ve biriken güce rağmen 70’li yıllardaki hareketi yeniden yaratamamıştır. Aynı zamanda üniversite birimlerini kuramamış, uzandığı yerler sınırlı kalmıştır. Elbette tümüyle başarısız bakılamaz, İstanbul ve Ankara Üniversitesi’nde yapılan işgaller, binlerce öğrencinin militanlaştığı eylemleri yaratmışlardır. Bize daha fazlası lazım, savaşı derinleştirmek yetmez. Kazanmamız gerekir. Dar grupçu ve siyasi hedefleri zayıf ilişkilenmeleri hapsetmeliyiz. Vaktimiz az. Hata elbette yapılır, tarihteki benzer sorunlarla muhakkak karşılaşılacaktır. Bugünün aciliyeti hataları baştan savmaya değil, hızlıca çözmeyi gerektirmektedir. Siyasi hedefleri arasında ne olursa olsun, gençlik kendi düşmanını tanımışken biz o düşmana yöneleceğiz. Burslarla da barınma sorunuyla da ilgilensek oklar holding cephesine, cephenin ‘reisine’ yönelecektir. Siyasi aklımıza güveniyorsak yön verebilme özgüvenine sahip olmamız, gerekirse devrimci hizipçilik bilinciyle tüm alanlarda bulunmalıyız.
Gençlik Komiteleri’nin devrim örgütü yolunda ilerlemesi sebebiyle de kitle faaliyeti artık az çok bu cephenin içinde var olacaktır, gerektiği yerde hayalet gibi çalışacaktır. İhtiyaç budur. Birden çok yerde var olmak, güçlü ‘bir’ yeri var etmeye yarayacaktır. Mahir Çayan, 5 Ocak 1971’de SBF’de toplanan Dev-Gençlilere yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: “Hareketimiz yeni bir döneme girmiştir diyoruz. İlk bakışta, dağınık ve örgütsüz görünmemize rağmen bu durum, yeni ve sıhhatli gelişmelerin habercisidir. Bugün Türkiye tam bir ekonomik ve siyasi buhranın içindedir.’’ Durum bugün farklı değildir. Dev-Genç, dönemin koşullarına uygun kök salmış, üniversitenin dışına taşmış bir harekettir. İçinden devrimci önderler çıkarmıştır. Gençliğin yapısı her zaman dinamik ilerlediği için, sınıf savaşımını yönlendirebilecek tohumları eker. Mahir ve yoldaşları tam olarak bunu yaptı, ufukları üniversitenin ve öğrencinin ötesindeydi. Günümüzün Dev-Genç’ini yaratmak istiyorsak bu ufku dört bir yana yaymalıyız. Aynı konuşmada ‘‘Bir yanda pusuda bekleyen oportünizm, öte yanda da karşı-devrimin yoğunlaşan saldırısı. Ne var ki, bütün bunlar, eğer üstümüze düşen görevleri yerine getirirsek bertaraf edilemeyecek şeyler değildir. Varsın, saldırılar üstümüzde yoğunlaşsın. Doğru devrimci çizgide gelişen hangi hareket, dünyanın neresinde serbest bırakılmıştı ki.” sözlerini de söylüyordu. Devrimciliğin önce emin adımlarla inşa edilmesinde netti. Bugün üstümüze düşen görevler dünden daha fazladır. Saldırılar da öyle. Tümüyle esir alınmış işçi sınıfı ve gençliğin arasından bu görevleri yerine getirmeye çalışanların sayısı artacaktır. Meclislerle örgütlenmiş ve isyan bayrağını çekebilmiş bu cephenin tüm gençliği CHP’den kurtaracak bir özelliği de olacaktır. Kendi örgütlülüğünü yaratmış olan öğrenciler, sürekli miting takvimi beklediği hezeyandan kurtulacaktır. Alanda yalnız hissetmediği, tek bayrağın altında yürüyebildiği zemin oluşacaktır. Planı, programı, üniversite temsiliyetleri ve bayrağı olan öğrenciler güç inşasının yolunu açmış olacaklardır.
Güç her şeydir. Sınıf savaşımının tarihinde de belirleyici unsurdur. Ne zaman ki egemen sınıfa karşı güç inşa edilmiş ve bu güç doğru kullanılmışsa o zaman kazanılmıştır. Her şeyi doğru yapmanın yolu gücü kullanabilmekten geçer. Kitlelerin heyecanı ve hevesi bu gücün gözlemlenmesine bağlıdır. Dağınık ve savruk güç gösterisi geçicidir, savaşın içinde olduğumuzu iddia ediyorsak ordu yaratmaktan söz etmeliyiz. Engels’in dediği gibi: “İçinde bulunduğum 50 yıl süresince hareket için herhangi bir şey yapabildiysem, karşılığında hiçbir armağan istemiyorum. Armağanın en güzeli sizlersiniz!… Biz bir devasa gücüz, bizden korkulacak, öteki büyük güçlere göre bize çok daha fazla şey bağlı. Benim övüncüm bu işte!” 2026’da Türkiye’de NATO zirvesi gerçekleştirilecektir. Tüm bu siyasi savaşımın sebebi olan emperyalizm, savaş örgütünün şovunu mücadele ettiğimiz sınırlara taşıyacaktır. Gereklilik git gide büyümektedir, holding cephesiyle yaratılan sopanın asıl göründüğü alana, NATO zirvesine her üniversitenin gençliğiyle beraber yürümek hangimizi heyecanlandırmaz ki? Bu cephe aynı zamanda anti-emperyalist dinamiklerle donatılmalıdır. Yolu Erdoğan için açan ABD, Suriye’de savaş örgütü olmasını sağlamakta, iç ve dış siyasette yer yer sınırsız yetkiyle hareket etmesine izin vermektedir. İşte tam bu yüzden gençliğin siyasi güç merkezi kampüsteki kavgayla sınırlı değildir. Uzlaşma yollarını çoktan kapatmış, tepeden tırnağa korkulacak temsiliyetleri yaratmaya girişmelidir. Bir orduya ve bu ordudakilerin her zaman ağzında olmasa da aklında olacak bir söze ihtiyacımız var: Uzlaşmaya değil, savaşmaya.






