2025 1 Mayıs’ının Gençlik Açısından Değerlendirmesi

2025 1 Mayıs’ı, kitlesel isyanı ileriye taşımış bir mücadele günü; ileriye taşıma iradesinin ve talebinin kitesel sendikalar tarafından tanındığı bir adım olarak değil belki ama yıkıp yeniden yaratacak bir gücü, devrimci hareketi inşaa etme sorumluluğunun hatırlatıcısı olarak arkamızda kaldı.

Taksim talebi etrafında birleşirken olduğu gibi bugün de 1 Mayıs’tan bize kalanlara bakarken 19 Mart eylemliliklerinin yarattığı momenti, bunun hem ateşini yakmış hem de bundan aldığı gücü ardına katmış gençlik isyanının üniversite hareketindeki karşılığına bakmak gerekiyor. Örneğin, İstanbul’da yükselen gençliğin Taksim talebinin tanınmamasının, Ankara’da neredeyse sadece Hacettepe’de tartıştırılabilen 1 Mayıs’ta Tandoğan’dan Kızılay’a yürüme ihtimalinin tabandan örülememesinin, Ankara’nın yasaklı alanlarına dair bir tartışmanın her sene kendi üniversite kortejiyle alana çıkan ODTÜ’de sözgelimi bir gündem olarak dahi akla gelmemesinin gençlik hareketinin güç ve imkanları için bize gösterdiği yolu değerlendirmek isteriz.

Üniversitelerde birkaç senedir sessizce kaynayan mücadele kazanı 19 Mart sonrası fokurdadı. Ancak dışarıdan bir bütün, bir karşı koyuş olarak görünen resim tahmin edilir ki her kitle hareketinin getirdiği imkanları zorlarken sorunlarla da boğuştu. Üniversite kurumu içindeki bürokratik yapıda, karar alma mekanizmalarından tamamen dışlanmış gençliğin örgütsüzlük şikayetlerine, “Bunu nasıl ilerleteceğiz?” sorusuna, işçilerle gençlik mücadelesinin temas etmesi için yöntem arayışlarına öncülük edecek bir devrimci hareketin eksikliğiyle bir kez daha yüzleştik.

Örgütsüz gençliğin yoksulluk, geleceksizlik açmazında egemen ideoloji kıskacının ve tabandaki aşırı-sağ eğilimlerin çıktılarıyla yüzleşen sosyalist sol; üniversite içinde de omuzdaş olmadan, duygudaşlık kuramadan gençlikteki potansiyeli yönetmeyi denedi. Ardından neredeyse bir panikle “kurulan” ÖTK’lar, yeni ajandaların dayatılması için demokrasi kılıflı bir rutine dönüşen forumlar, esasında bütün bir resim ortaya koydu.

Bu süreçte İstanbul’da üniversitelerde özneleşen, eylemlerde en önde durmak için can atan, kavgaya hevesli, düzenlediği onlarca eylemde ağzından bir kez olsun Taksim’i eksik etmemiş olan birçok üniversitelinin mücadelesini 1 Mayıs’ta Taksim hedefiyle sokaklara taşıyabilmek önceliğimizdi. Ancak birleşmek, omuz omuza mücadele etmek için her fırsatı kollayan üniversitelilerin karşısında, toplumsal mücadelenin yükseldiği her anda gördüğümüz gibi oportünizm vardı. Alan tutmayı, örgütünü “yeni kanlarla” beslemeyi önceliği belleyen, “kalabalık” olduğu için kitlesel olduğunu iddia eden birçok kurum yönetiminin üniversiteye ve memlekete dair programları, öğrencilerin birleşik ve daha militan hareket etme iradesinin gerisinde kaldı. Gerisinde kaldı demek hafif olur, üniversitelilerin bu iradesi bile isteye ezildi, manipüle edildi ve engellendi. Üniversitelilerin 1 Mayıs günü Taksim’de kırılmasına, daha özgüvensiz olmasına sebep olan, bu örgütlerin öğrencilere dayattığı süregelen eylem pratikleridir.

Güvenli/güvensiz, gözaltısız eylem “kategorisi” oluşturan bu pratiklerin kendisi de bize siyasetlerin asıl içeriğini gösteren devrimci eylemin nasıl olmaması gerektiğini gösteriyor. Gençliğin kitlesel isyanı, sosyalist solun örgütsüzlüğü bir yana kadrolarının öncüleşmekten çekindiği gerçekliğini gözler önüne serdi ve kitlenin önünden yürüme iddiasındaki çeşitli yapıların devletin sürekli saldırıları karşısında kabuklarına çekilmesi yahut kitlenin önünde çatışan çeşitli kurumların üniversite gençliğinin sokağa taşan isyanını yerellerde örgütleme perspektifinden yoksun tutumları karşımızdaki belirsiz ve dağınık durumun da bir sebebi olarak önümüzde duruyor.

Bu hakikatleri elbette üniversite gençliği bizzat deneyimleyerek gördü. Kadıköy, güvenli eylem manipülasyonları öğrencilere sökmedi. Kadıköy’ün 1 Mayıs alanı olarak belirlenmesi bile bu süreçte özellikle üniversitelilerin ve yıllardır Taksim ısrarını sürdürenlerin cüretinin sonucuydu. Yoksa doldurma alanlarda ruhsuzluğa sürükledikleri kalabalıklarla yaptıkları 1 Mayıs’ı “işçi sınıfıyla el ele, kitlesel” diye dayatacaklardı. Sarı sendikacılığı, düzenin aparatı haline gelenleri, aynı patronlar gibi işçilerin aidatlarından kendilerine servet elde edenleri ve DİSK’i teşhir eden üniversiteliler; işçi sınıfıyla sadece bir gün değil, her daim yürüyenleri de tanıyordu elbette.

1 Mayıs’ı bir cesaret/cüret tartışmasından ziyade politik hat tartışması olarak açmaya çalışsak da bu tartışma kendini kitle partisi olarak tanımlayan seçimci solun gençlik birimleri tarafından radikal bir alan tartışması kisvesine büründürme çabasıyla karşılaştı, Kadıköy yanlışından dönme çağrıları “karşılıklı saygı” beklentisi ile cevaplandı. Eleştirilerin önünü tıkayan liberal savunuları değil, gençliğin CHP’yi ve İmamoğlu’nu çoktan geride bırakarak büyüttüğü isyanı ileri taşımanın yollarını konuşmakta ısrarımız baki. Zira, üniversite komitelerindeki reformist eğilimler bu tarz gündemlerde forumlardaki niceliğin okulların genel eğilimini yansıtmadığını, dolayısıyla bağlayıcı da olamayacağını öne sürerken ‘’eğilim’’ kavramının somut anlamda siyaseten dönüştürücü bir nesneye tekabül ettiğini bilerek bunu yapıyor. Üniversite gençliğinin heterojen talepleri ve eğilimleri, ileri yanları beslenirse güçlü bir hatla her meydana yönelebilirdi. Tartışmayı ‘’herkes orada olacak’’tan açmanın hayatında ilk kez 1 Mayıs’a gelecek ve bu seneye kadar 1 Mayıs alanının neresi olduğunu dahi bilmeyen sayısız öğrencinin bir çeşit ideolojik yönlendirmeye maruz kalması olarak görüyoruz. Evet, ideolojik bir yönlendirmenin tarafıyız. Bu, komitelere ve harekete politik muhteva kazandıracak yegane şeydir. Ancak bu siyasi yönlendirme devrimcilerce yapıldığında dışsal görülüp dar grupçu sıfatlarıyla mahkum edilirken oportünizmin örgütlenmesi kitlenin talebi denerek geçiştiriliyor.

2025 1 Mayıs’ının açacağı tarihsel pratik politik kazanımı görmeden toplumsal mücadelenin reçetesini ülkede hiçbir şey yaşanmamışçasına yazmaya çalışmak, barikatların yıkılacağı bir atmosferde 1 Mayıs’ı 364 günün yasaklanan meydanlarını yok sayarak izinli alanlarda kutlamak, iktidar kavgasının çok yönlü sorumluluklarını anlamamaktır.

Egemen ideolojiyle eklemlenmiş ve bugün gençliğin sınıfsal konumunu tahlil edemeyen, sarı sendikaları alanlarda mahkum etmenin tarihsel sorumluluğunun imkanlarını “işçilerden uzaklaşmak” diyerek tartıştırmayan; gençlik isyanının yaktığı ateşle yolu açılan Taksim için, Kızılay için “gerekli güce” sahip olmayı bekleyen siyaset yalnızca konformizm üretir. Kitle her an sokakta ve barikatta olacak güce- ve açık ki kararlılığa da -sahip değil, bu doğru. Ayrıca mücadelenin çeşitli biçimlerinin çeşitli alanlardaki terazisel konumu da değişebilir, bu da bir olgu, bilinir. Koşulları yaratacak, kitlenin politik dönüşümünü sağlayacak olan tabandan yükselen eğilimin iktidar kavgasında güç teşkil edeceği noktadır.

1 Mayıs’ı bir takvim gününe sıkıştıran şey gençliğin pratik, stratejik misyonunu ‘’dışarıdan’’ bir ideale entegre edip eğilimini dışlamak, sınıfın yanına götürüyoruz muğlaklığını okullarda, forumlarda bayrak niyetine tutmaktır. 19 Mart’tan bu yana direnişimizi hala sürdürebiliyor olmamızın sebebi sadece fakülte binalarında, kampüslerde olmamız değil; buralara sığmayıp meydanlara, sokaklara dolup taşmamızdır. Meydanlarda liseli öğrencilerle, patronların yerleşkelerinde direnen işçilerle dayanışmayla bir araya gelebiliyor olmamızdır. Elbette Marksist-Leninistlerin gençliğin safı ve sınıfı konusunda şüphesi yok. “İşçilerden uzaklaşmamak”ta samimi isek bayrakların değil taleplerin yükseldiği, işçi direnişleriyle öğrencileri temas ettiren, üniversitelerdeki sermaye ablukasına karşı ve sınıf savaşımı içinde taraflaştıracak pratik imkanları, “gençlik ve sınıf mücadelesinin birbirini değiştiren ve dönüştüren ilişkisini” tartışan ve tartıştıran devrimci gençlik hareketini yaratmak bir zorunluluktur. Yıkılan barikatları cüretine katıp ardında bırakmamak, açılan yola sırtını dönmektir.

1 Mayıs 2025 bütünleşik bir mücadele biçimi için bir adımdı. Gençliği birbirine bağlayacak, ortak mücadele zemininin imkanlarını görüyoruz. Öğrencilere soruşturma açmaya kalkacak olan üniversite yönetimlerinin, buna yeltendikleri surette meydanlarda bir araya gelecek olan yüzleri, binleri akıllarına getirip hizaya gelecekleri bir sokak hareketinin devamını sağlayabilmek, kampüsün de ötesini görebilen bir hareket yaratmak mümkün. Vakıf üniversitelerinde isyankarlığı, mücadele sorumluluğunu sırtlanışı gördük. Öğrencilerin öz örgütlenmelerini yaratırken seçimci solun dayattığı alışılagelen mücadele etme pratiklerine sığmayarak sınırsız bir ufukla ilerlediklerini gördük.

Üniversitelerden bir ses yükseliyor, “bize kalan bizimdir” yetmez. Gençlik çoktan kendinden çalınanlara gözünü dikmiş, sınıf pusulasını eline almaya hazır. Tüm imkanlarla; yasak tanımayan, izin beklemeyen, saflarında egemen ideolojinin tüm eğilimlerini mahkum edece bir hareketi yıktıklarımızın üzerine inşa etmek ise zaruri. Üniversite öğrencilerinin öncüsü olduğu hareketin, taleplerinin toplumun sorunlarına yönelik çözümlerden oluştuğu, bir dizi reformla tav olan değil; kazanımların, iktidara vurup hak almanın önceliğimizi oluşturduğu birleşik bir öğrenci mücadelesini örmek görevimiz.

Bu dünyaya hakim olanların gırtlağımıza yapıştığı bu dönemde; ne yemekhane zammını geri çektirmek, ne de büyük sermayedarları kampüslere sokmamak gibi kazanımlarla yetineceğiz. Devrimci mücadelenin bayrağını yükseltecek olanların gençlik olduğunu bilerek yürüyeceğiz.

Biliyoruz; tarihin tekerleğini çevirecek güce sahibiz.