Emperyalizmin iki dalgası
1960’ların sonlarında ABD emperyalizmine karşı Vietnam halkının mücadelesiyle dayanışmak için örgütlendim. Üyesi olduğum örgüt, 1970’lere kadar Üçüncü Dünya’daki diğer kurtuluş hareketlerini destekleyerek anti-emperyalist mücadeleyi sürdürmek ve genişletmek istiyordu. Che Guevera’nın önerdiği gibi iki üç tane Vietnam yaratmak.
Bu mücadelelerden birisi de Filistin’inkiydi, özellikle FHKC’yi destekledik. Rastgele bir seçim değildi. FHKC komünistti, enternasyonalistti, kitlesel bir tabana sahipti ve silahlı mücadele veriyordu. Ancak en önemlisi, Filistin devletinin kurulması, karadaki savaş gemisi olan işgalci İsrail devletine karşı bir savaştı. İsrail, ABD’nin yakın müttefikiydi, geniş petrol rezervleri ve stratejik jeopolitik konumuyla Orta Doğu’yu kontrol ediyor, Kızıldeniz, Arap Körfezi, Süveyş Kanalı ve Asya-Afrika-Avrupa ticaret koridorları üçgenini koruyordu. FHKC’yi desteklemek, küresel anti-emperyalist mücadeleyi desteklemek demekti.
Anti-emperyalizm, neoliberal karşı saldırının dünyayı kasıp kavurduğu 1980’lerin sonundan itibaren geriledi. Ancak, 40 yıldan uzun bir süre sonra yeni bir anti-emperyalizm dalgası güçlendi.
Gazze’deki savaş, Küresel Kuzey’de 60’ların sonu 70’lerin başında Vietnam mücadelesiyle dayanışma hareketinden beri görülmemiş yeni bir anti-emperyalist dalga yarattı. O zamanlar dayanışma, emperyalizmin daha geniş bir analizine, sosyalizm mücadelesine ve anti-emperyalistler için uzun vadeli bir stratejiye dayanıyordu. Bu tür bir analiz ve stratejik düşünme, mevcut yeni anti-emperyalizm dalgasında da gerekli. Filistin ile dayanışma daha geniş bir anti-emperyalist mücadele perspektifine yerleştirilmeli. Filistin mücadelesiyle dayanışma hareketleri hem örgütlenme hem de dünyanın bu tarafındaki sistemlerin -iktidar araçları, medya ve genel olarak emperyalizmin- nasıl işlediğini öğreten bir okuldur.
Sosyalizme geçişin uzun bir süreç olduğuna inandığımdan anti-emperyalizmin sürekli bir mücadele olduğunu, deneyim ve bilginin nesilden nesile aktarılmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Anti-emperyalist strateji ve belirli bir praksis geliştirebilmek için emperyalizmin nasıl işlediğine dair sağlam bir analize ihtiyacımız var. Analiz – strateji – praksis çizgisinde düşünmeliyiz. Emperyalizmi yenmek için sağlam bir strateji ve kavrayış temelinde yarın, gelecek ay ve gelecek yıl ne yapacağımızı bilmemiz gerekiyor.
Vietnam mücadelesi ile Gazze’deki Filistin mücadelesinin yarattığı yeni anti-emperyalizm dalgası arasında benzerlikler ve farklılıklar var. Küresel bağlamla başlayayım. Vietnam ulusal kurtuluş mücadelesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dekolonizasyon sürecinin parçasıydı. Çin, Küba ve Sovyetler Birliği’nin ABD’ye karşı dengeleyici gücünden dolayı güçlü bir sosyalist eğilime sahipti, ulusal kurtuluş mücadelesi için politik ve askeri alan yaratıyordu.
ABD’nin işgalci İsrail devletine verdiği destekten ötürü Filistin mücadelesi, kalan son ulusal kurtuluş mücadelelerinden biri. ABD hegemonyasının gerilediği, Çin’in yükseldiği ve çok kutuplu dünya sisteminin ortaya çıktığı bir dönemde gerçekleşiyor. İki anti-emperyalizm dalgası arasındaki fark, 60’lı yılların mücadelesi güçlü bir sosyalist ideolojik ruhla ancak Üçüncü Dünya’nın zayıf ekonomik gücüyle karakterize olmuşken mevcut dalga ise ideolojik olarak daha karmaşık olmasına rağmen Çin’in başını çektiği daha güçlü bir ekonomik Küresel Güney tarafından destekleniyor. 1970’lerde Üçüncü Dünya yeni bir dünya düzeni istedi ancak bir şey elde edemedi. Bugün bunu kendi güçleriyle inşa ediyorlar. Filistin direniş hareketinin sadece el silahlarıyla 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği nispeten küçük saldırı, olayları çığ gibi harekete evrildi. Bu, bugün dünya-sisteminin ne kadar farklı ve istikrarsız olduğunun bir göstergesi.
İki mücadele arasındaki yerel bağlamdaki farklılıklara dönersek: Vietnamlılar, Ho Chi Minh ve Vo Nguyen Giap’ın Çin devriminden uyarladığı gerilla taktiği ve “halk savaşı” stratejisiyle önce Fransız sömürgecilerini, sonra da ABD emperyalizmini yendi. Filistinliler de aynı stratejiyi denedi ancak güvenli bir merkezle bu tür bir savaş için gerekli geniş ormanlar ve dağlar coğrafyası olmadığı için önce 1970’te Ürdün’den, sonra 1982’de Lübnan’dan sürüldüler. Sonraki yıllarda, İsrailli yerleşimciler giderek daha fazla toprak ele geçirmeye başlayınca ara ara tekrarlayan başarısız “intifadalar” yaşandı. Coğrafi eksiklikleri kapatmak için Gazze’deki direniş hareketi kapsamlı bir tünel sistemi kurdu ve İsrail ordusuna karşı bir kentsel savaş stratejisi geliştirdi. Ancak bu uzun vadeli bir strateji değil. Direniş, Gazze’deki savaş sona erdiğinde saldırıyı tekrarlayamayacak ve bu tür bir savaşı sürdüremeyecek. Buna rağmen Gazze’deki savaş kesinlikle işgalciyi zayıflatmayı başardı. İsrail, Gazze’deki savaşı moral ve politik olarak kaybetti.
Dünya uluslarının ve halklarının büyük çoğunluğu İsrail devletine nefretle bakıyor. Yerleşimci Yahudi devletine duyulan sempati, AB ve Kuzey Amerika devletleri dışında, yok oldu. Bu devletlerin devam eden desteği, Batılı güçlerin insan hakları ve demokrasi laflarının ikiyüzlülüğünü açığa çıkardı.
İsrail, bölgedeki ve genel olarak Küresel Güney’deki başlıca müttefiki olan ABD’nin itibarını zedeledi. İsrail, Filistin mücadelesine her zamankinden daha büyük, daha güçlü ve daha adanmış yeni bir direniş hareketinin tohumlarını ekti.
İsrail gelecekte Gazze ve Batı Şeria’yı nasıl yönetecek? Ekonomik ve politik olarak çok zor bir iş olacak. Bir zamanlar sağlam ve sarsılmaz görünen işgalci Siyonist devlet, içeriden aşınmalar ve dışarıdan giderek artan baskılarla ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Siyonist devlet Gazze’deki savaşı kazanırken halihazırda gelecekteki varlığı için savaşıyor. Bu perspektiften bakıldığında, Gazze’deki nüfusun tüm acılarına rağmen strateji başarılı. İki milyondan fazla insanın evi moloza döndü, hastane yok, okul yok, su, elektrik veya kanalizasyon sistemi yok. 40.000 kişi öldü. Çok daha fazlası yaralı, fiziksel engelli ve ruhsal olarak harap olmuş halde. İki milyondan fazla insan, yaşamını sürdürebileceği olanaklar olmadan, telef olmuş bir ortama hapsedilmiş durumda.
Filistin direnişi şimdi ilerisi için kapsamlı bir strateji geliştirmeli. Sadece Gazze’yi değil aynı zamanda Batı Şeria, İsrail ve diasporadaki Filistinlileri de kapsayan eşgüdümlü bir strateji. Yakında emperyalistler, işgalci İsrail’i kurtarmak ve Filistin komprador devletini kurmak için “iki devletli barış süreci” başlatacak. Buna, Filistin’in sömürgesizleşme mücadelesi ve farklı etnokültürel grupların aynı topraklarda yan yana yaşayabileceği bir devlet yaratılmasıyla karşılık verilmeli. Siyasi olarak zayıflamış ancak hala ağır silahlı, ABD ve G7 tarafından desteklenen işgalci devlete karşı koyan böyle bir direniş stratejisinin, bölgedeki anti-emperyalist mücadeleyle ve ABD önderliğindeki emperyalizm ile Küresel Güney’deki devletlerin çoğu arasındaki küresel çatışmayla bütünleşmesi gerekiyor. Gelin bu çatışmaya daha geniş bir açıdan bakalım.
Neoliberal küreselleşmeden jeopolitik çatışmaya
2007’den bu yana küresel neoliberalizmin krizleri, ABD hegemonyasının gerilemesi, Çin’in yükselişi ve çok kutuplu bir dünya sisteminin gelişmesiyle birlikte dünya, son yüz yılda görülmemiş köklü bir değişim geçiriyor. Merkez, artık yüksek teknolojili endüstriyel üretim tekeli üstünlüğüne sahip değil ve küresel finans üzerindeki hakimiyetini kaybediyor. ABD, hegemonyasını sürdürmek için, 50 yıldır kendisine çok iyi hizmet eden Küresel Kuzey’de büyük kârlar ve tüketicilere ucuz emtialar sağlayan neoliberal dünya pazarını bölüyor ve yavaş yavaş yok ediyor. Bunu ticaret savaşları, yaptırımlar ve ekonomik ablukalar yoluyla yapıyor. ABD, jeopolitik hakimiyet mücadelesinde siyasi baskıya ve askeri araçlara yöneldi. Bu strateji, güç değil zayıflık emaresidir.
Neoliberal küreselleşmenin yarattığı, Asya’nın “dünyanın fabrikası” ve Batı’nın da tüketici olduğu iş bölümü, ticaret yolları kontrolünün jeopolitik öneminin en üst seviyeye çıktığı anlamına geliyordu. Dolayısıyla Kuzey’de Asya’ya açılan kapı Ukrayna ve Güney’de Filistin, Süveyş, Basra Körfezi ve Kızıldeniz’in öneminin de arttığı anlamına geliyor. ABD liderliğindeki NATO jeopolitik mücadelede, Avrasya koridorunun hakimiyetini güvence altına almak için Rusya ve Çin’de Batı yanlısı Yeltsin tipi hükümetlerle rejim değişikliği getirmeye çalışıyor.
Ukrayna’da Rusya ve NATO arasındaki temsili savaşla ABD, Avrupa’yı tekrar komutası altına aldı. ABD, Avrupa’yı Rusya, Çin, İran, Küba, Venezuela ve genel olarak Küresel Güney ile çatışmaya sürüklüyor. Çünkü NATO üyeliği bir alakart* menü değil. Avrupa, Orta ve Uzak Doğu’daki ABD politikası da dahil olmak üzere tüm Amerikan menüsünü yutmalı.
Nihayetin çelişkisi
“1968 kuşağı” olarak çoğumuz kapitalizmin sonunu birkaç kez öngördük ve dünya devrimi umutlarımız boşa çıktı. Bu, kapitalizmin tüm eleştirileri özümseyebileceği ve tüm sorunlardan yenilik çıkarabileceği şeklinde yanlış bir inanca sebep oldu. Kapitalizm 200 yıldır varlığını başarıyla yeniden üretti, ancak bu üretimin sınırları var. Kapitalizm dengeli bir sistem değil. Şimdiye kadar merkez ve çevre arasında emperyalist değer aktarımının yarattığı kutuplaşmış büyüme kendisini yeniden üretmesini sağladı. Ancak bu dinamik, Çin’in yükselişiyle tehdit altında. ABD hegemonyasının çöküşü, kapitalizmin sonunun habercisi.
ABD, hegemonyasını sürdürmek için Küresel Kuzey’den küreselleşmiş üretim ve ticaretin emperyalist hattını kesintiye uğratıyor. Güney cepheden Çin, eşit olmayan mübadelenin emperyal rantını küçültürken aynı zamanda Batılı şirketlerin ve finans kurumlarının teknolojik tekelini kırarak, Küresel Güney’in ekonomik kalkınmasına alternatif sunmayı başarıyor.
Nihayete yaklaştıkça küresel kapitalizm, üretimi genişletme ihtiyacı ile tüketim gücünün eksikliği arasındaki içsel çelişkiden kaynaklanan ekonomik krizlerle boğuşacak. Kârlar düşecek ve birikim duracak.
Mevcut temel çelişki
Bu dönüşümdeki itici güç ne? Bu soruyu yanıtlamak için önce temel çelişki belirlenmeli. ABD, AB, Japonya, Yeni Zelanda ve Avustralya, ABD hegemonyasını sürdürmek için birleşmiş durumda. Bu, mevcut temel çelişkinin bir tarafını oluşturuyor. Diğer taraf ise, farklı nedenlerle ABD hegemonyasının devamına karşı çıkan ve çok kutuplu bir dünya sistemi isteyen devletler topluluğunun müttefiki Çin tarafından yönetiliyor. Son 200 yıldır dünya sistemine egemen olan Kuzey-Güney yapısını değiştirme ve Güney-Güney ilişkilerini genişletme arzusuyla birleşiyorlar.
Kapitalizmin nihayeti, ekonomik, politik ve ekolojik yapısal krizinin çatısında gelir. Yapısal kriz, sistemin dengesinin bozulmasını ve birleşmenin düzenli dalgalar halinde değil ani ve kontrol edilemeyen savrulmalarla gelmesini zorunlu kılar.
İklim değişikliği bir gerçektir, belirsiz olan yıkım oranıdır. Bir sonraki felaket nerede ve ne kadar büyük olacak? Büyüyen ekolojik, iklimsel sorunlar ve dünyanın doğal kaynakların hakimiyeti için çabalar, yaşam koşullarını değiştirdiği, doğal afetlere ve mülteci akımına neden olduğu için devrimci durumları tetikleyebilir. Ayrıca, yoğun jeopolitik savaşın olduğu bir dünya sisteminde düşüşteki hegemonyanın tetikleyeceği bir nükleer savaş tehlikesi de var. Dünyanın önde gelen güçleri arasındaki nükleer silahların kullanımına yol açacak bir savaş, pekala dünyanın asli çelişkisi haline gelebilir. Kapitalizmin sonu kaos da olabilir sosyalizme geçiş de. Mücadelemizin sonucuna bağlı.
Günümüzde anti-emperyalizm
Günümüzde anti-emperyalizm, “uzun 60’lardaki*” gibi olamaz. Tarih kendini tekrarlamaz, ilerler. Coşkun devrimci ruh ve sömürge karşıtı mücadelenin başarısı, 1940’ların sonundan 70’lerin ortasına kadar dünya sistemindeki çelişkilerin birleşimi, sosyalist blok ile ABD arasındaki çelişki ve bir tarafta yükselen Üçüncü Dünya ile ABD neo-sömürgeciliği arasındaki çelişki… Bu birbirine bağlı küresel çelişkiler kümesi, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da sosyalist bir perspektifle anti-emperyalist kurtuluş mücadelesi dalgası başlattı.
Tüm bunlar, 1970’lerin ortalarından itibaren neoliberal küreselleşmenin karşı saldırısıyla değişti. Ulusal kurtuluşu sosyalist istikamete çevirmek zorlaştı. Ancak neoliberalizm “tarihin sonu” değildi. Endüstriyel üretimin dış kaynak kullanımının bir sonucu, Güney’den Kuzey’e artık değer aktarımıyken diğer sonucu Küresel Güney’deki üretici güçlerin gelişimiyle zengin Kuzey fakir Güney arasındaki 100 yıllık kutuplaşmanın dağılmaya başlaması oldu. 70’lerde Üçüncü Dünya, hiçbir sonuç vermeyen bir “Yeni Dünya Düzeni” talep etti. Bugün Küresel Güney yeni bir dünya düzeni yaratıyor.
Örneğin dünya nüfusunun %46’sını ve dünya ekonomisinin %36’sını oluşturan BRICS+ (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) dünya nüfusunun yalnızca %10’unu ve dünya ekonomisinin %30’unu oluşturan G7’yi (ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Japonya) dengeliyor. BRICS+ anti-kapitalist bir örgüt değil ancak doğru yönde atılmış bir adım. Ortaya çıkan çok kutuplu dünya sistemi, çelişkili akımların (hegemonyacılık ve karşı-hegemonyacılık, muhafazakar ve ilerici, kapitalist ve sosyalist güçler) karışımından oluşuyor. Dünya böyle görünüyor. Marx’ın “İçinde barındırabileceği tüm üretici güçler gelişmeden, hiçbir toplumsal düzen ortadan kalkmaz” sözünü aklımızda tutmalıyız. Biz bu evreye geliyoruz. Sonra yine Marx’ın dediği gibi toplumsal devrim dönemi gelir. Bunun zorluğu, birbirine bağlı çelişkiler denizinde yol almak.
İkinci Dünya Savaşı sonrası ve “uzun 60’lar” boyunca anti-emperyalist mücadele, Sovyetler Birliği, Çin ve Küba gibi geçiş devletlerinin desteğiyle ulusal kurtuluş için savaşan halk hareketleri tarafından yürütüldü.
Dekolonizasyon süreciyle sömürülen ve ezilen halklar ulusal kurtuluşa varabilen hareketler örgütlemeyi başardı. Ancak, yeni doğan devletler de hala egemen emperyalist merkez tarafından baskı ve sömürünün kurbanıydı.
20. yüzyılın zorlu son çeyreğinde, ABD’nin dünya sisteminin tek hakimi olmasıyla, bazıları emperyalizmin ajanı olmaya geri döndü.
Ancak neoliberalizmin gerilemesi ve Çin’in yükselişi, dünya sistemini merkez-çevre yapısına kutuplaştırmaya dair 200 yıllık eğilimi kırarak Küresel Güney’deki devletlere nefes alacak yer ve anti-emperyalist bakış açılarının gelişimi için alan açtı. Mevcut anti-emperyalizm dalgasında, geçiş devletleri dünya sisteminde daha güçlü bir ekonomik ve politik aktör haline geldi ve diğer devletlerin emperyalist egemenlikten uzaklaşarak sosyalizme meyletmesi için alan açtı.
60’lardaki olduğu gibi, hegemonyasını sürdürmeye çalışan Kuzey ile Küresel Güney arasındaki çelişki, sosyalizme doğru ilerleme için mücadele eden hareketler ve uluslara alan yaratabilir. Küresel Güney’deki üretici güçlerin gelişimi onları hedefe ulaşmak için 60’lı yıllara göre çok daha iyi bir konuma getirdi. ABD temel çelişkide hala baskın taraf ancak Güney saldırıda ve merkezi kuşatıyor. 60’lı yıllarda Üçüncü Dünya’nın dönüştürücü gücü “devrimci ruha” -ekonomik kalkınma üzerindeki ideolojik hakimiyete- dayanıyorken Küresel Güney’in şu anki dönüştürücü gücü ekonomik gücüne dayanıyor.
İşler beklediğimizden daha hızlı gelişebilir. Önümüzdeki yıllar heyecanlı ve tehlikeli olacak. Geçiş süreci bir altın günü gibi olmayacak. Siyasi ittifaklarda ani değişimler göreceğiz, bu durumda rotamızı korumamız ve net bir sosyalist perspektife bağlı kalmamız gerekiyor. Bununla birlikte, iklim değişikliği nedeniyle zamanımız da daralıyor.
Küresel Kuzey’deki bizler için soru şu: Mücadeleye nasıl katkıda bulunabiliriz? Benim deneyimim esasen, ABD ile birlikte Irak, Afganistan, Libya, Suriye ve şu anda Kızıldeniz’de yer alan NATO yanlısı ülkelerden biri olan Danimarka’dan geliyor. Küresel Kuzey’deki ülkeler arasında sosyal ve ekonomik farklılıklar olduğunu biliyorum ancak fikirlerimle bağlantılı benzerlikler olduğunu da düşünüyorum.
Canavarın karnındaki anti-emperyalizm
60’larda olduğu gibi merkezdeki anti-emperyalist hareketler, Üçüncü Dünya’daki mücadeleden -o zamanlar Vietnamlılar- bugün Filistinliler tarafından yaratıldı. Anti-emperyalist mücadelenin itici gücü biz değil küresel Güney’de sömürülen ve ezilenler.
Kuzey’deki anti-emperyalistler azınlık, ama önemli bir azınlık. Mülteciler ve göçmen işçiler, Küresel Kuzey’de anti-emperyalist bir “Truva Atı” olabilir. Üretim ve hizmet sektöründeki konumları nedeniyle güçsüz değiller. Aileleriyle olan bağları ve Küresel Güney’deki anavatanlarının ekonomik gelişimine dair umutları, kalmalarına zar zor tahammül eden bir devlete olan sadakatlerinden daha güçlü olabilir.
Bizim rolümüz Güney’deki mücadeleyi politik ve maddi olarak desteklemek ve merkezin emperyalizm için güvenli bir üs olmamasını sağlamak. Bu durum, bizi devletin düşmanı yapacak. Devlet, propagandadan kriminalizasyona kadar her yolla bizi susturmaya çalışacak. Vatan haini diye yaftalanacağız ancak bu, sınıf haini olmaktan iyidir.
Mücadelemizde geniş bir halk desteği elde edemeyeceğiz. “Sudaki balık*” gibi süzülemeyeceğiz. Küresel Kuzey’deki nüfusun çoğunluğu, özgürlüğünü ve yaşam biçimini koruduğunu düşündüğü için NATO’yu destekliyor. Nüfusun büyük bir kısmı göçmenlere karşı sağa yöneliyor. Yine de onları anti-emperyalist olmanın uzun vadede kendi çıkarlarına olduğuna ve NATO’nun yanında durmanın tehlikeli olduğuna ikna etmeye çalışmalıyız. Bu zor bir görev. Ancak, merkezde devam eden siyasi ve ekonomik kriz, uzun vadede fikir değişimlerine alan sağlayacak. Böyle bir kriz, emperyalist merkezin çöküşünü hızlandıracağı için hoş karşılanmalı. Batı’nın 500 yıllık sömürgecilik ve emperyalizmden sonra çöküşünü benimsememiz gerektiğini, Küresel Güney’in ve çok kutuplu bir dünya sisteminin yükselişinin daha eşit ve sürdürülebilir bir dünya sistemine yol açabileceğini açıklamalıyız. Dünyanın bu tarafında devrimci durum, Küresel Güney’in emperyalizme karşı zaferi ve dolayısıyla merkezde ekonomik ve politik bir kriz olmadan mümkün değil.
Dünyanın bu tarafında anti-emperyalist olmak, olmayı seçtiğiniz bir şey. Sosyo-ekonomik koşullara dayanmıyor. Bir zorunluluk değil. Yaşamak için direnmek zorunda değiliz – Filistin’deki gibi.
Son 50 yılda anti-emperyalist örgütlerin bir üyesi olarak pek çok yoldaşın gelip geçtiğini gördüm.
Bazıları mücadeledenin gerilediği dönemde mücadeleye olan güvenini veya ilgisini kaybeder. Kimi, anti-emperyalizm artık çalışma planına, kişisel yaşamına veya profesyonel kariyerine uymadığında yaşlandığını, olgunlaştığını, akıllandığını, artık toy olmadığını vb. iddia ederek vazgeçer. Önemli işlere veya iktidarın dehlizlerine giren bazıları, eski görüşleri ve ilişkileri sebebiyle utanç duyar. Bu kişisel bir eleştiri değil canavarın karnındaki anti-emperyalist hareketlerin vaziyeti. Küresel Kuzey’deki anti-emperyalist örgütlenme kararsız ve kırılgan. Örgütlenirken ve strateji geliştirirken bunu hesaba katmamız gerek. Dünyada özverili, disiplinli ve uzun bir mücadeleye girişecek yoldaşları aramalıyız.
Önümüzdeki yıllarda, kapitalizm nihayete yaklaştıkça mücadele şiddetlenecek. Bu çocuk oyuncağı olmayacak. Örgütsel ve kişisel düzeyde buna hazırlanmalıyız. Dünya sisteminin önümüzdeki yıllarda nasıl gelişeceğine dair sağlam bir analize sahip olmalıyız. Bundan, somut pratiğe dökülecek bir strateji geliştirebiliriz ve tüm bunları soyut ve genel terimlerle değil, mümkün olduğunca spesifik ve somut yapmalıyız. Hangi hareket, örgüt ve uluslar en önemli anti-emperyalist güçler? Onları politik ve maddi olarak nasıl destekleyebiliriz? Mücadelenin mevcut aşamasında bunun için hangi becerilere ve örgütlenme biçimlerine ihtiyaç var? Ayrıca düşman cephenin analizi de gerek. En önemli emperyalist örgütler ve uluslar hangileri? Onlara nasıl karşı koyabiliriz? Direnişimize karşı tepkileri ne olacak? Bu karşılaşmaya en iyi şekilde nasıl hazırlanabiliriz?
Kişisel düzeyde de kendimizi hazırlamalıyız. Hem devletten hem de toplumdan baskı göreceğiz. Ana akım medyadan üniversitelere, aileye kadar. Yıpranmamak için mücadelenize tutunun. Ho Chi Minh’in tavsiyeleri kulağa sıradan gelebilir ancak üzerine biraz düşünün:
“Konuşmadan önce düşün.
Harekete geçtiğinde kararlı ol.
Yazarken dikkatli ol.
Karar anında sakin ve soğukkanlı ol.
Öfkelendiğinde kendini kontrol et.
Melankoliyi unut.
Yüce amaç uğruna kişisel kederlerini geride bırak.”
Özetle:
1. Emperyalizm küresel bir sistemdir ve küresel bir anti-sistem tepkisi gerektirir. Emperyalizmle, diğer mücadelelerden izole yalnızca ulus-devlet sınırları içinde mücadele edilemez.
2. Sistem karşıtı hareket küresel olarak eşgüdümlü olmalı ve hareketin öncelikleri oportünistçe yerel kısa vadeli hedeflere göre belirlenmemeli.
3. Anti-emperyalist mücadele, sömürü ve baskının en acil ve çevresel yıkımın en büyük olduğu Küresel Güney’de yoğunlaşmıştır. Küresel Güney’deki mücadeleleri yalnızca sözle değil bilfiil eylem ve maddi araçlarla desteklemeliyiz.
4. Küresel Kuzey’de, Küresel Güney’deki proletaryanın dünyanın bu tarafında devrimci durum yaratmasını bekleyen pasif seyirciler olmamalıyız. Kuzey’in emperyalizm için güvenli bir “hinterland” olmadığından emin olmalıyız. Sağ milliyetçiliğe, ırkçılığa ve en önemlisi Küresel Güney’deki emperyalist siyasi ve askeri müdahaleye karşı mücadele etmeliyiz.
5. Mücadelemiz laftan fazlası olursa, bunun sonuçları da olacak. Kişisel ve örgütsel düzeyde buna hazırlıklı olmalı ve plan yapmalıyız. Küresel mücadele önümüzdeki on yılda nasıl gelişecek? Ben ve örgütüm, geçiş sürecinin nesnel ve öznel gücüne nasıl uyum sağlayabiliriz? Ne tür bir destek sağlayabiliriz? Mücadelede kullanılacak yol ve araçlar, örgütlenme tipi, siyasi duruma ve yere bağlı.
6. Anti-emperyalizmin kriminalizasyonu artacak. Kişisel olarak sadece devletle değil aynı zamanda toplumdaki egemen görüşle karşıt olmak kolay değil. Bizi sisteme entegre etmeyi amaçlayan kudretli güçler var. Sisteme karşı net bir muhalefet sürdürmek, ekonomik ve politik krizlerin kapitalizmin nihayetinin parçası olduğunu ve bunu hoş karşılamamız gerektiğini kabul etmek zor olacak.
Ezilenler ve sömürülenler kazanacak!
Torkil Lauesen, Haziran 2024
Notlar:
*Alakart: Seçmeli menü
*Long 60s: 1950’lerin ortasından 70’lerin başına kadar olan dönem
*Sudaki balık (fish in the water): İngilizce’de bir ortama veya duruma çok uygun, profesyonel kimseleri tanımlamak için kullanılır.
Orijinal metin: https://anti-imperialist.net/blog/2024/06/26/the-struggle-continues-anti-imperialism-in-the-global-north/
Çeviri: GK Çeviri Komitesi






