Koçlar, Sabancılar, AKP, NATO dağıtılacak!

Bugün NATO, geçmişte karşısındaki devrimci bloğa karşı kurulmuş bir emperyalist savaş aygıtıdır. Buna şüphe yok. Fakat kendi varlığı günümüzün koşullarıyla çelişmekte; karşısında ne bir devrimci blok var ne de tüm dünyayı işgalcilere karşı kasıp kavuracak bir direniş. Yine de sonsuza kadar kendi egemenliğini sağlayamayacağı için Ortadoğu’daki son kale İran ve git gide dünya piyasasında gücünü arttıran, kabuslarına giren Çin ile uğraşıyorlar. Uğraşmak zorundalar.
ABD’nin bugün Doğu Avrupa’dan Asya-Pasifik’e, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya kadar uzanan coğrafyada sergilediği eşi görülmemiş saldırganlık, sanıldığının aksine onun mutlak gücünden veya yenilmezliğinden kaynaklanmaz. Aksine bu durum, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ilan edilen o kibrin, tek kutuplu dünya illüzyonunun git gide çöküşünden duyulan derin bir paniğin sonucudur. ABD’nin elini kana ve savaşa bu kadar fütursuzca bulamasının temel nedeni; siyasi hegemonyasını sınırlayan Çin-Rusya ekseni ve İran gibi bölgesel güçlerin yükselişidir. Emperyalist merkez, pazar payını ve nüfuz alanlarını kaybetme paniğiyle silahına sarılmaktadır.
Yaşadıkları panik, kendi iç krizlerine de yansımaktadır. Bugün NATO’nun da dahil olduğu ‘‘Ukrayna krizi’’ denen şey, emperyalist merkezlerin maliyet ve hegemonya hesaplarıdır. Bu kriz, küresel emperyalist hiyerarşinin yeniden şekillenme sancısıdır. ABD; Ukrayna’yı, Rusya’yı zayıflatmak için adeta bir kalkan ve koçbaşı olarak kullanıp içeride Neo-Nazi fikirleri de üreterek asıl rakibi Çin ile yüzleşmek için rotasını Hint-Pasifik bölgesine çevirmiş durumda. Ukrayna’ya yönelik devasa askeri ve mali yardımlarını da fiilen dondurdu. ABD için Ukrayna, artık kâr marjı düşmüş ve miadı dolmuş topraklardır. ABD’nin bu geri çekilişi, Avrupa başkentlerinde büyük bir paniğe yol açtı. 2026 itibarıyla Avrupa Birliği, tarihte ilk kez ABD’yi geride bırakarak Ukrayna’nın ana fonlayıcısı konumuna geldi. Ancak bu durum bir “Avrupa dayanışması” masalı değil, kıta Avrupası’nın kendi egemenlik kutbunu inşa etme projesidir.
Grönland’da benzer bir meseleyle karşılaşıyoruz. Ada, doğrudan egemenlik ve kontrol arzusuna dönüşmüş durumdadır. Grönland, konumu ve doğal kaynaklarından ötürü önemli bir yerdir. Bölgesinin ısınması ve ticaret yollarına açılması, kaynakların erişilebilir hale gelmesi egemenlerin gözünde Grönland’ı sonsuz dilimli bir pasta haline getirmiştir. ABD, Danimarka’nın egemenliğinde olan bir bölgeyi NATO müttefiki bir ülkeyle diplomatik eşitlik temelinde değil yalnızca kendisinin egemenliği ve sözünün geçebileceği bir denklemde ele almaktadır.
1990’larda dünyayı tek başına yönetebileceğini zanneden ABD, bugün Kuşak ve Yol inisiyatifi ile küresel tedarik zincirlerini kendine bağlayan, Afrika ve Latin Amerika’da devasa pazarlar elde eden ve teknoloji tekellerine kafa tutan devasa bir rakiple karşı karşıyadır. ABD, ekonomik sömürü ağını daraltan bu rakibini diplomatik veya ticari yollarla alt edemediğini gördüğü için, Çin’i Tayvan ve Güney Çin Denizi üzerinden askeri olarak kışkırtma ve Pasifik’te AUKUS gibi yeni paktlarla kuşatma yoluna gitmektedir. Saldırganlık, burada ekonomik gerileyişin askeri bir örtüsü işlevini görür.
Ukrayna’da kışkırtılan ve devasa bir kıyım makinesine dönüşen savaş, özünde ABD’nin Rusya’yı zayıflatarak Avrupa’yı tamamen kendisine mecbur bırakma ve asıl hedefi olan Çin’e yönelmeden önce aradaki bu stratejik engeli ortadan kaldırma hamlesiydi. Oynayacak alanı daralan ABD emperyalizmi, Avrupa’nın kaynaklarını ve Ukrayna halkının kanını bu hegemonya kavgasının yakıtı olarak kullanmaktan çekinmemektedir. Dolayısıyla NATO içerisinde krizlere sebep olmaktadır.
Ortadoğu cephesinde ise ABD’nin bölgedeki kontrolü, İran ve onun etrafında şekillenen Direniş Ekseni’nin yarattığı tıkanıklıkla yüzleşmektedir. Emperyalizmin temel stratejisi, İsrail’in güvenliğini merkeze alan ve Körfez’deki işbirlikçi rejimlerle entegre edilmiş dikensiz bir enerji ve ticaret koridoru yaratmaktır. Ancak Yemen’de Kızıldeniz’in küresel ticarete kapatılabilmesi, İran’ın bölgesel çıkarları gereği ABD hegemonyasına teslim olmaması bu planı bozmaktadır. ABD’nin İsrail eliyle yürüttüğü soykırım savaşına verdiği sınırsız destek ve bölgedeki askeri yığınağı, bu çatlak sesi tamamen susturup Ortadoğu’yu pürüzsüz bir pazar haline getirme çabasının kanlı bir dışavurumudur.
Tarihsel bir gerçekliktir ki, bir hegemonik güç rızayı, ekonomik vaatleri ve diplomatik etkiyi üretemez hale geldiğinde sopayı eline alır. Bugün ABD’nin bu kadar vahşileşmesinin nedeni, doların küresel rezerv statüsünün tartışmaya açılması, BRICS gibi alternatif ağların genişlemesi ve dünyanın geri kalanının yaptırım şantajlarından yorulmuş olmasıdır. ABD, elindeki bu küresel diktatörlüğü kaybetmemek adına dünyayı ateşe vermekten, bölgesel savaşları kışkırtmaktan ve faşizan rejimleri fonlamaktan çekinmeyen, varoluşsal bir korkuyla hareket eden yaralı bir canavara dönüşmüştür. Kendisi karşısında yükselen egemenlere karşı da NATO’yu 50-60 yıl önce olduğu gibi zapt edemez hale gelmiştir.
Anti-emperyalizm Özünde Nedir?
Günümüzde solun “anti-emperyalizmi” sadece NATO karşıtlığına veya dış siyaset tartışmalarına hapsetmesi, devrimci mücadelenin en büyük kör noktalarından biridir. NATO’yu emperyalizmin askeri “kabuğu” olarak görüp, bu kabuğun içindeki sermaye birikim düzenini göremiyorlar. Anti-emperyalizm bir dış politika meselesi değil, doğrudan bir sınıf savaşıdır; emperyalizmi sadece sınırların dışındaki bir “yabancı güç” olarak kurgulamak, asıl düşmanın üretim araçlarını elinde tutan sınıfla olan bağını koparmaktır. Emperyalizm içsel bir olgudur.
Bugün Koç, Sabancı veya diğer büyük holdingler emperyalist merkezin Türkiye’deki en köklü ve organik parçalarıdır. Bu yapılar, üretim zincirlerini emperyalist merkezlerin ihtiyaçlarına göre optimize etmiş, kârlarını da o sistemin güvenliğine bağlamış yerel işbirlikçilerdir. Onlar, Türkiye işçi sınıfının terini küresel düşmanlara aktaran, emperyalist merkezin yerel yöneticileridir. Dolayısıyla, bu holdinglere karşı verilmeyen bir mücadele, emperyalizmin bizzat “sahadaki” temsilcilerini korumak anlamına gelir. Aynı zamanda bugün ‘‘cumhuriyetçilik, ilericilik’’ kavramları adı altında siyasetini sürdüren solun en çok başvurduğu strateji kendi işbirlikçinin askeri sistemini, operasyonlarını ve akıtılan milyarları görmezden gelerek onlara bir hayaletmiş gibi davranmasıdır. ‘‘Dışarıdaki düşman’’ kurgusuna sadık kalıp dışarıdan sürekli içeriye rahatsızlık veriliyormuş gibi bir strateji yükseltiliyor. Oysaki NATO’ya karşı en büyük mücadele kendi işbirlikçinin yenilmesine olanak sağlayacak bir siyasettir. NATO’nun kuruluş amacı ne ise seni temsil ettiğini söyleyen ordunun da işlevi hemen hemen aynıdır.
Gerçek bir anti-emperyalist hat, iki cepheli bir savaşı zorunlu kılar: Bir yanda NATO’nun, askeri üslerin ve emperyalist askeri sistemin tasfiyesi; diğer yanda ise bu sistemi ayakta tutan gücün, yani holdingci güçlerin etkisizleştirilmesi. Anti-emperyalizm; fabrikalarda, bankalarda ve holding merkezlerinde yaşayan sömürü çarkına karşı yürütülen bir sınıf kavgasıdır. Bize göre verilmesi gereken kavganın merkezi budur. Emperyalizmin kendi içinde çözülmeye başlayan askeri ordusuna karşı savaşırken bunları unutulmamalıdır. Kendi içinde çözülse dahi en son kalıntısına kadar onunla savaşmak elbette görevimizdir. Yine de savaşırken emperyalist merkezin tüm yönlerini anlatmak, savaşı da ona göre mevzilendirmek zorundayız.
Türkiye, emperyalist merkezin AKP işbirliği ile karşılıklı olarak işlediği çok rahat bir mekanizma altındadır. Rejim, neredeyse birçok görevi emperyalist merkez için doğrudan yerine getirmekte, Ortadoğu’da oldukça çıkarlı bir pozisyon üstlenmektedir. Ana muhalefet partisinin etkisiz hale getirilmesi, milyonları yurttaşlıktan ‘tamamen’ kovma pratikleri üzerinden faşizan diktatörlüğünü arkasındaki egemenlere dayayıp oldukça etkili hale getirmiştir. Bugün arkasında yalnızca bahsettiğimiz egemenler; holding merkezleri ve gözü dönmüş emperyalist aktörler vardır. Başka hiçbir desteği kalmamıştır. 7-8 Temmuz tarihinde Ankara’da yapılacak olan zirveye karşı olası bir hareketi önlemek amacıyla gözü dönmüş bir şekilde birçok ilde tutuklamalara başlamış, kuş uçurtmayacak önlemleri devreye sokmuştur. Efendileri ona ülke içinde istediğini yapabilme özgürlüğü tanıdı, o da efendilerini memnun etmek için bunu yapıyor. Bu zaten bilinen bir gerçek. Nitekim kavgayı içteki dıştaki diye ayırmaya gerek yok; tutuklamalar, önlemler, ‘kendi’ ordumuzun tüm pratikleri, ‘yerel’ holdingler. Hepsi yalnızca bir çıkara hizmet ediyor: ABD emperyalizminin dünyaya sunduğu ölüm rejimlerini ayakta tutmak. Kendisininki dahil.
Gözaltına alınanlara emniyet sorgularında yöneltilen sorular, bu “NATO güvenliği” maskesini tamamen düşürmekte ve operasyonun gerçek sınıfsal niteliğini çıplak bir şekilde ortaya koymaktadır. Zirveyi sabote etme veya uluslararası bir tehdit oluşturma iddiasıyla evleri basılan devrimcilere, sorgu odalarında “Doruk Madencilik eylemlerine neden katıldın?” gibi sorular yöneltilmektedir. Aylardır maaşlarını alamayan, yerin yüzlerce metre altında ölümüne çalıştırıldıktan sonra hakları gasp edilen Doruk Madencilik işçilerinin direnişine destek vermek, devletin gözünde NATO’ya yönelik bir tehdit ile eşdeğer tutulmaktadır. Trump geliyor diye alınan güvenlik önleminden ziyade toplumsal muhalefetin tümüyle bastırılması amaçlanmaktadır.
NATO’nun bugünkü çözülme aşamasındaki haline, ABD’ye ve tüm merkezlerine zarar vermenin yolu kendi işbirlikçimize karşı mücadeleden geçer. Hemen hemen her yıl zirvesini yapan NATO’ya ve dünyadaki tüm egemenlere zarar vermek istiyorsak hepsine topyekün karşı durmalıyız.
Ankara’daki 7-8 Temmuz zirvesi için sergilenen o telaşlı devlet terörü; rejim ve onun efendileri arasındaki ‘kutsal ittifakın’ korunması çabasıdır. Onlar, zirve sırasında caddeleri boşaltmaya, karşısına çıkan herkesi hapsetmeye çalışırken; bizler, bu kuşatmanın sadece bir askeri zirve değil, git gide çürüyen savaş konseyi olduğunu deşifre etmeliyiz.
Peki, şimdi ne yapmalı?
Anti-emperyalist mücadele, sadece NATO karargahlarının önünde slogan atmak değil; Koç’un, Sabancı’nın ve emperyalist askeri sanayiye parça üreten, lojistik sağlayan tüm holdinglerin üretim bantlarında, şantiyelerinde, kampüslerinde ve ofislerinde bir kavga başlatmaktır. NATO git gide çürüyen bir savaş aygıtıdır ve bir savaş aygıtını, emperyalist merkezi bozmanın tek yolu, onu besleyen damarları kesmektir. Bu damarlar; holdingci güçler ve gençlerin-emekçi halkımızın örgütsüzlüğüdür.
7-8 Temmuz’da devrimciler gözaltılara ve tutuklamalara rağmen kuşkusuz NATO’yu hak ettiği gibi karşılamak için çeşitli pratiklere başvuracak. Biz de düşmana karşı elimizden ne geliyorsa yapacağız. Ama tekrarlayalım; emperyalist merkeze bağlı rejimin yenilmesi için sabır, emek ve güç gerekiyor.
7-8 Temmuz’da sokaklara!


