Bilgi’de yakılan ateş sönmemeli, şimdi her yerde tutuşmalıdır.

21 Mayıs’ı 22 Mayıs’a bağlayan gece yarısı Erdoğan’ın tek bir imzasıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet izni iptal edildi. Bu kararla binlerce öğrenci ve emekçi yarınını öngöremediği, nasıl eğitimine devam edeceği veya geçimini sağlayacağı gibi soruların cevabını bulamadığı bir belirsizliğe sürüklendi. Sabah kampüse gelen öğrenciler ne yapacağını bilmiyordu, gerçi imzayı atanlar böyle olacağını varsaymıştı. Yanılıyorlardı.

Türkiye’de bir şeyler kırılıyor, tarihsel bir momentin içindeyiz. Bunu söylemek için Bilgi Üniversitesinin kapatılması kararını beklemek gerekmiyordu, yine de o gece yarısından sonra yaşananlar uzun süredir biriken birçok şeyin su yüzüne çıktığı kısa bir dönem olarak kendini var etti. Bu direniş bizlere neyi işaret ediyor? Bilgi de holdingci devlet pratiğinin sayısız kurbanlarından biri mi? İsyanlar olacak mı veya sürecek mi tartışması yapmanın gereği yok, isyanlar zaten oluyor. Peki Türkiye işçi sınıfı ve onun gençliğinin isyanları nereye taşınacak? Nasıl derinleştirilerek birleşecek?

ABD emperyalizminin değişen küresel güç dengeleri içerisinde mutlak merkeziyetini sağlamak amacıyla uyguladığı politikaları, ona koşulsuz bağlı olan holdingci güçlerin ülkemizde yoğunlaştırdığı baskıyla tüm yurttaşlarımız farklı biçimlerde deneyimlemektedir. Bu güçler kendi ajandalarını gerçekleştirmek için halka kendi çıkarları aslında herkesin çıkarlarıymış gibi kabul ettirmek zorundaydılar. Bu yolda her türden toplumsal ağ, medya kuruluşları, dini merkezler ve devlet kurumları ele geçirildi; halktan rıza devşirebilmek amacıyla ekonomik, politik ve ideolojik açılardan topyekün bir çalışmayla hegemonyalarını inşa ettiler. 

Yoksul halktan holding merkezlerine servet transferini hızlandırmak amacıyla yurdun dört bir yanı OSB’ler ile donatılmış, eğitim çağındaki gençler MESEM ve staj programları ile sömürüye mahkum edilmiştir. Güvencesiz ve sigortasız çalışma olağanlaştırılmış, sendikasızlaştırma veya sarı sendikalaştırma klasik bir holdingcilik pratiği haline gelmiştir. Ülkemizin emekçi halkı, hangi toplumsal kesimden olursa olsun, çocuğundan yaşlısına yoğun bir yoksullaştırmaya ve işçileştirmeye tabii tutulmaktadır. İşçi sınıfının kısmi refahını sağlayarak isyanlarını önleme amacıyla ortaya konmuş olan sosyal devlet mekanizması dahi tasfiye edilmiş; toplumsal tüm mücadeleleri bastırmak adına kolluk, idari ve yargı aygıtlarının tamamı meşru bir kılıf üreterek göz boyamaya dahi başvurmadan çıplak zoru milyonlarca yurttaşa uyguluyor haldedir. 

Milli kriz olgunlaşmaktadır, halkın her türlü muhalefetini baskı altına almaya yönelik çabalar ne kadar artarsa ülkenin dört bir yanında yükselen isyan sesleri de o ölçüde artacaktır. Türkiye egemen sınıfının kurduğu hegemonya bugün kendi çelişkileri içinde çatırdamaktadır. İçselleştirilmesi yalnız egemenlere fayda sağlayacak olan çaresizliğin içinde, işçi sınıfı son dönemlerde bizzat karşılaştığı saldırılara karşı kimi zaman kendiliğinden, kimi zaman siyasi bir programla örgütlenmiş birçok direniş sergilemektedir. Grevlerin, iş bırakma eylemlerinin, öğrenci eylemlerinin yoğunlaştığı birçok örnek görebiliriz. Ülkemizde sınıflar arası uçurum her geçen gün derinleşmekte, bu yolla aradaki çelişki de daha açıkça gün yüzüne çıkmaktadır. Bu koşullar devrimci bir müdahalenin imkanını yaratmaktadır. Ancak önderliğin yokluğunda direnme eğilimleri ya hızlıca geri çekilmekte ya da egemen siyasetlerce emilmektedir. 

Bununla birlikte ülkemizde gençlik olarak adlandırılan toplumsal kesim, yaşamının zorunlu bir adımı olarak yönlendirildiği üniversitelerde konumlanmıştır. Üniversitelere akademik uzmanlık geliştirme ve özgür, sosyal bir alanın parçası olma umuduyla yerleşmiş olan gençler bu hayallerinin herhangi birine erişebilmekten oldukça uzaktır. Ülkemizin her yerine açılmış olan üniversitelerle eğitime ulaşabilme yalanı ile kandırılmış olan gençler, buralarda holdinglerin onlar için belirledikleri kaderi yaşamaya mecbur bırakılmak istenmektedir. Üniversitelerimizin müfredatları egemen ideolojinin çıkarlarına göre dizayn edilmekte, zihinlerimiz kapitalizmin birer hizmetkarı olmaya yönelik neo-liberal, bireyi yücelten fikirlerle donatılmaktadır. Tüm bu sömürü politikalarından nasibini alan gençlik gerek bir akademik yükümlülük olarak staj yaptığı plazalarda, gerek geçimini sağlamak için güvencesiz ve sigortasız çalıştırıldığı işyerlerinde mezun olmaya kalmadan proleterleşmektedir. Bu sebeplerle gençliğin sınıfın dışında bir özne olarak konumlandırılması hatalıdır, bu onu romantize ederek sınıf mücadelesinden koparacaktır. Dolayısıyla Türkiye’de gençlik, işçi sınıfının yalnızca yaşı genç olan kesimidir ve onu sınıftan ayrı bir kategori olarak çözümlemek mümkün değildir.

Ülkemizin somut koşulları gençliği sınıf savaşının en ön saflarına taşımıştır. Gezi eylemlerinin ardından gelen 19 Mart eylemleri ile beraber gençlik düzen içi bir siyasetin yakından veya uzaktan herhangi bir parçası olmayı reddetmiştir. Gençliğin düzenden kopuşunu devrimci bir çizgide buluşturacak, devrimci bir siyasetin merkezini kuracak gücü oluşturma fırsatının önü açılmıştır. Diri ve çevik doğası gereği gençlik, toplumsal isyanların fitilini ateşleyebilecek kudrettedir. Sınıfının içinde, sınıfının vereceği savaşta onun en etkili silahı olarak Türkiye halklarını özgürleştirecek, zaferini enternasyonel proleteryaya armağan edilebilecek bir harekete öncülük etme görevi gençliğin omuzlarındadır. Türkiye’de gençliğinin üzerindeki tarihsel görev, parçalı ve örgütsüz isyanların birleşeceği cephenin öncü bölüğü olarak kendisini üretme zorunluluğudur.

Polyak’tan Doruk Maden işçi direnişlerine, 19 Mart’tan Bilgi’ye uzanan bu direnişler birbirinden kopuk değil, sınıf çatışmasının farklı cepheleridir. Bir mücadele ortaya çıkışının sınırlarının ötesine sıçradığında bunu salt taleplerden sınıf çatışmasının genel bir ifadesine dönüştürmek, oluşan çatlağı verimli ve stratejik bir şekilde değerlendirmek devrimcilerin temel görevlerindendir. Bunun için dışarıdan bir şablon dayatmak yerine direnişin kendi ürettiği dili ve pratiği tanımak şarttır. Bu dönüşümün en güncel örneği Bilgi direnişinde öğrencilerin dile getirdiği “Biz Yönetiriz” ifadesidir.

19 Mart’tan bu yana belki de ilk defa tüm halkın ve üniversite gençliğinin gözlerini ayırmadan takip ettiği Bilgi Üniversitesi direnişinin deneyimlerinden öğrenmek gelecek pratiklerimizi geliştirmek adına elzemdir. Bir gece yarısı Erdoğan’ın tek imzalık kararnamesi ile okullarının faaliyeti durdurulan öğrenciler, aciliyet içinde kitlesel bir direniş örgütlemeyi başardılar. Kararın hemen ertesi günü binlerce kişi rektörlük önüne bir yürüyüş düzenledi ve kampüs işgali kararı verildi, okul geri açılana dek kampüsün gerçek sahipleri asla alanı terk etmeyecekti. İkinci gününde söylemler daha politik bir hal almıştı, artık taleplerden öte tüm yaşananların müsebbibi olan sermayenin ve AKP iktidarının hedef alındığı bir dil yükseliyordu. Bu irade egemenleri rahatsız etti. O günün gecesi kolluk ile işbirliği içindeki rektör tarafından öğrencilere artık okula erzak girişi yapılmayacağı, okulun öğrenci ve akademisyenlerinin dahi okula girişinin yasaklandığı ilan edildi. Tüm kampüsü ablukaya alarak yıldırmak istedikleri öğrenciler aksine öfkesini bu sayede daha da bileyledi. Mimarlık binasının işgali ile ortak bir yaşamı üretecek görevler tespit edilerek komiteler kuruldu. Ertesi gün Tarihi Kapı önünde eylemlerini gerçekleştiren öğrencilerle beraber kapının dışında yüzlerce öğrenci, akademisyen ve dayanışma için gelenler toplanmıştı. Tüm toplananlar içeriye girene dek kapıyı terk etmeyeceklerini duyuran öğrenciler okula üniformalı, kalkanlı çevik kuvvetin girmesiyle abluka içinde ablukaya alındı. Polisleri gören öğrenciler derhal kol kola girerek ortaya koydukları iradenin laftan ibaret olmadığını gösterdiler, zorla çıkarılmalarına rağmen kapı önündeki kalabalığa dahil olarak eylemlerini sürdürdüler.

3 günlük bir işgal ve büyük bir inat sonucu Bilgi Üniversitesi yine tek bir imza ile faaliyete açılmıştır. Esasen odağa alınması gereken mesele hiçbir zaman direnişin taleplerinin karşılanması değildir. Çıktının zafer veya yenilgi olarak adlandırılması ile ilgilenmek bizleri düzen içi bir kavrayışa hapseder. Taleplerin karşılanması sonucu elde edilen kazanımı da sağlayanın bizzat egemen sınıf olması bunu gerçek bir zafer olarak adlandırmamızı engellemelidir. Kritik olan meselelerden ilki sonucundan bağımsız olarak bu direnişler içerisinde pişmek, kendimizi ve çevremizi devrimcileştirmek, direnişin her katılımcısı arasında dayanışma ruhunu örmeye çalışmaktır. 

Bununla birlikte proleter devrimcilerin bir diğer görevi gerek işçi direnişleri, gerek üniversite eylemliliklerinin her birinin içinde, grubun kısa vadeli taleplerini devrim hedefiyle birleştirebilecek taktikleri geliştirmek olmalıdır. Sermaye ve onların aygıtı olan siyasi iktidarın herhangi bir saldırısına uğrayan kitlelerin akademik-demokratik taleplerini ileriye taşımakla beraber, her direnişin proleter iktidar mücadelesine ne kattığını sormak ve buna göre değerlendirmek gereklidir. Bunu dışarıdan taşınan sabit ve basmakalıp politik ifadelerle gerçekleştirmek imkansızdır. Her mücadele kendi kolektif bilincini üretir. Ancak bu eşsiz ve ortak bilincin zenginleşmesi ile, fiili mücadelenin yarattığı cesaret zemininde kitleler proletaryanın egemenliğini kurmaya fayda sağlayacak düşüncelerle donatılabilir. 

Bilgi öğrencileri de bunu deneyimledi, direnmek onları dönüştürdü ve ortak bir mücadelenin parçası kıldı. “Nihayetinde mesele şu: siyasi fikirler ustaca yürütülen tartışmalar sayesinde benimsenmiyor. Fiziksel yaşamımızda içimize kazınıyorlar. Birileriyle bütün gün boyunca polisin “sömürülen yüzde 99’un parçası” olmadığını tartışabilirsiniz ama ne kadar makul olursanız olun, ne kadar kanıt sunarsanız sunun, yine de size inanmayacaklardır. Ancak dışarı çıkıp kafalarına bir kez polis copu yediklerinde birdenbire imana gelirler. Bu, kelimenin tam anlamıyla, siyasi bir vaftiz anıdır, dinsel aydınlanmaya benzer bir şok yaratır. Fikirler zihne kulaklardan girmez, açık yaralardan, bitmek bilmeyen vardiyalardan sonra yanıp sızlayan eklemlerden, grev alanında geçen uzun günlerden dolayı su toplamış ayaklardan, bir makinenin parçaladığı ellerden, yağ izleriyle kaplanmış kollardan, göz yaşartıcı gazla dolmuş ciğerlerin zarından girer. Bu nedenle, siyasi fikirlerimizi “aktarma” işini sözle anlatmaktan öte isyan anındaki eylemler aracılığıyla yaparız.” 

Bu açık yaralar daha çok teşhir edilmeli, daha aleni biçimlerde sergilenmelidir. Yaralılar bu sayede acılarını ortaklaştıracak ve daha fazlasına göz dikecek kuvveti edinebilecektir. Her bir varlık mücadelesi katılımcılar nezdinde çelişkileri arttıran fırsatlar sunar. Hükümete veya herhangi bir şirkete karşı örgütlenmiş bir direniş bu kurumların birbirinden ayrı değil, planlı ve güçlü bağlar ile halkın her türlü çıkarına karşı organize olmuş bir sınıf olarak hareket halinde olduğunu gösterme imkanları taşır. Yaralılara birlik olmanın kuvvetini aşılayacak, mücadeleyi içselleştirecek kapılar açılır. Her direnişin içinde sınıf çelişkisini keskinleştirmek, kimin kimin yanında durduğunu görünür kılmak sürekli bir görevdir. Devrimcilerin bu öfkeyi programlaştırma görevinin yükselen ve sönen direnişler içinde geçtiği yollar bunlardır. 

Direnişte öğrenciler şunu dile getirdi: “Tanıdığımız süre içinde okulumuz tekrar faaliyete açılmadığı takdirde kendi birim ve komitelerimizi oluşturur, bu okulu biz yönetiriz.” Bu yalnızca bir tehdit değildi, mimarlık binasında kurulan komiteler bunun uygulanmaya başlandığı ilk adımları temsil etmişti. Bu söz hem direnişin salt taleplerden öteye taşınmasını sağlayarak istenci arttırdı hem de halka bir çağrı olarak yayıldı. 

Bahsettiğimiz neredeyse her bir direnişte kitleler, önünde kendisini parçası kılabileceği bir gücün eksikliği ile karşılaştı. Varlık mücadeleleri birer “savaş okulu”dur, savaşın kendisi değildir. Bu direnişlerde ortaya çıkan kıvılcımları ülkenin her yanında alevlendirecek, birleştirerek büyük bir yangınla burjuvaziye yöneltecek bir gücün inşasından bir adım geri atmanın zamanı değildir. Bu çabaya yönelik atılacak her adımda proleter devrimciler kendi sözünü, ismini, bayrağını geri çekerek hareket ile bütünleşmeli, hareketin bir iktidar mücadelesine dönmesi için emek etmelidir. Devrimci, adıyla değil pratiğinin ona verdiği ve görenlerde geliştirdiği güven ile hareket eder. En ağır sorumlulukları seve seve alır, omuzladıklarını tarihsel bir göreve sahip oluşunun ciddiyetiyle yerine getirir. Ancak bu pratikler ile sınırlı bir mücadele hattı yeterli değildir. Devrimci faaliyetin maharetli inisiyatifleri kriz anlarında hayat bulmalıdır. Ülkemizde sol-sosyalist çevrelerin büyük bölümü ya düzen içi siyasetin kuyruğuna takılmış, ya geçmişin kalıplarını bugüne oturtma ısrarını dayatmış, ya da kitlelerin fiili mücadelesinde uzaklaşmıştır. Bu ataletin teşhir edilmesiyle yetinilmemeli, emperyalizmi ve onun egemenliğini besleyen her türden, düzenin sağından veya solundan olanların reddiyle devrimci siyasetin merkezi yaratılmalıdır. İşçi sınıfının gerçek sorunlarından hareketle, onun kendi iktidarını kurma mücadelesini örgütlemenin tam vaktidir. Koşulların zeminini hazırladığı kırılma anında yaratılacak olan bu toplumsal-siyasal gücün inşası görevini şerefle üstleniyoruz.

Yaşamlarımızdan çalınanları muhafaza etmeye yönelik muhalefetleri aşarak ipleri ellerimize alma zamanı gelmiştir. Öğrenciler kaldığı yurdu, okuduğu okulu, yaşadığı mahalleyi biz yönetiriz diyebilmelidir. İşçi çalıştığı atölyeyi, madeni yönetecek gücü edinmelidir. Bu cüret önce fısıltılarla zihinlerdeki zincirleri kıracaktır. Nihayetinde Türkiye proleteryasının tek sesten “Biz Yönetiriz” haykırışı yaşanılan türlü sorunu bertaraf etmekle kalmayacak, gerçek anlamıyla özgür ve adil bir toplumu kurmanın ilk adımını gerçekleştirecektir. Önümüzde duran görev budur. Bilgi’de yakılan ateş sönmemeli, şimdi her yerde tutuşmalıdır.