Yarın 6 Kasım. YÖK’ün kuruluşunun 40. yılını neoliberal küreselleşmenin yaygın sonuçlarının açığa çıktığı, üniversitenin egemen ideoloji dışında fikir ve görüşlere hızla kapatıldığı bir süreçte karşılıyoruz. Üstelik bu süreç, aynı zamanda Cumhur İttifakı ve Erdoğan’ın ekonomik-siyasal açıdan oldukça kırılgan olduğu bir dönemde yaşanıyor.

Bugün Türkiye’de üniversite çürümüştür. Ancak bu çürümenin kendiliğinden sona ermesini bekleyemeyiz. Yan yana gelmezsek üniversiteler, üniversite bileşenlerinin üzerine çökmeye devam edecek.

YÖK’ün 40. yılında, “üniversite” olarak elimizde kalan nedir? Kamu kaynaklarından faydalanamadığı için, eğitim almak uğruna binlerce lira borçlanan milyonlarız. Eğitime erişimin önündeki engellere her gün bir yenisi ekleniyor. Beslenme, barınma, ulaşım gibi ihtiyaçlarımızı karşılayamıyoruz. Kampüste öğrenci sayısıyla yarışan düzeyde polis ve özel güvenlikler kol geziyor. Topluluklarımız dağıtılıyor, etkinliklerimiz engelleniyor, söz söylediğimizde gözaltıyla ve tutuklamayla baskılanıyoruz. Hocalarımıza kapatılan kürsüler büyük patronlara açılıyor, bilimsel bilginin yerinde yeller esiyor ve derslerde dahi sansürleniyoruz. Bir gece yarısı 12. Cumhurbaşkanı tarafından üniversitelere kayyumlar atanıyor.

Üniversitede yaşadığımız tüm sorunların sorumluları, her kararın altında imzası bulunan iktidardır. Şimdi bu sorunlar karşısında gelişen itirazlarımızı büyütme ve yan yana getirme zamanı. Bu yıkıntının sorumlularının karşısına dikilmek için yan yana gelme zamanı. Sadece Boğaziçi’nde değil, bütün üniversitelerde rektörler kayyum. Bütün kayyumlar Erdoğan’ı temsilen o koltuklarda oturuyor.

Marmara Üniversitesi’nin eski rektörü, YÖK’ün yeni başkanı Erol Özvar’ın üniversitede simgesel hedefi Recep Tayyip Erdoğan Külliyesi açmaktı. Şimdi sesimizi yükseltiyoruz; YÖK’üyle, külliyesiyle, kayyumuyla, polisiyle hepsini gönderelim! 

Korkmuyoruz. Yan yanayız, ayaktayız, nöbetteyiz ve her yerdeyiz. 6 Kasım’da ve geleceğimizi kazanana kadar her gün…