Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin çağrısıyla, kayyum rektör Melih Bulu’nun istifası talebiyle başlayan direniş, hızla başka tartışmalara vesile oldu ve oluyor. Binlerle toplanan, yürüyen, forum yapan öğrenciler, iktidarın hareket korkusunu tetikliyor. Onlarca öğrencinin gözaltına alınması ve hedef gösterilmesi direnişi bitiremedi. Aksine seçmece yapılan bu gözaltılar karşısında onlarca öğrenci bir adım daha öne çıkarak direnişin sürdürülmesi için sorumluluk alıyor. Hatta bu saldırılar, kamuoyunun ilgisini direnişe topluyor, ana taleple kesişen yeni talepler doğuruyor ve gözaltılarla dayanışma biçimini aşarak süren direnişe verilen desteği artırıyor.

Bütün üniversite öğrencilerinin gözü kulağı Boğaziçi’nde. Yapılan çağrılar, farklı il ve üniversitelerde karşılık buluyor. Bu manzara içinde gördüğümüz, kayyum rektör Melih Bulu’ya karşı durmanın, üniversitelerin içinde bulunduğu anti-demokratik duruma, öğrencilerin savunmasızlığına ve üniversiter değerlerin yitimine karşı durmak anlamına geldiği, kayyum rektörün bu anlamda bu iktidarın bilimsel özgürlükler, akademik özerklik ve üniversiter değerlere saldırıyı temsil eden bir figüre dönüştüğüdür. Esas soru şudur: Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri kendi kayyum rektörlerine karşı, kitlesel-dayanışmacı-eylemli bir mücadele ortaya koyarken binlerce öğrenci bu mücadeleyle dayanışmakla mı kalacak?

Bunları tartışmaya açtığımız sırada Boğaziçi Dayanışması’nın çağrısını aldık. Çağrıları bizim de çağrımızdır. Şimdi esas sorumluları hedefe koymak için kendi üniversitelerimizde, kendi kayyum rektörlerimize karşı üniversite bileşenlerini ve üniversiter değerleri savunmalıyız. Kendi üniversitelerimizde kayyum rektörlere karşı ne kadar güçlü ve direngen olabilirsek; üniversitelerin nasıl yönetileceğine dair çizgiyi de o kadar lehimize çekebiliriz. Bu çizgiyi ne kadar kalınlaştırabilirsek, üniversitede talep-ihtiyaç-arzularımıza o kadar yer açabiliriz. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileriyle dayanışmanın en etkili yolu da buradan geçiyor.

Bu savunma çizgisi, olanı korumaya yönelik bir refleks değil, aksine online eğitim sürecinde bile görüldüğü üzere; bir dönemi kapanan, iddia ettiği anlamı kaybeden üniversitelerin bundan sonra neye benzeyeceğine, ne anlama geleceğine karar vermek için direnişe ve katılımcı ortak bir akıla güvenen bir çizgi olmalıdır.

Bunu açığa çıkartmak için, üniversite bileşenlerinin en geniş şekilde temsil edildiği, hızlı, dayanışmacı ve kitlesel zeminlere ihtiyaç vardır. Bu süreçler eskinin ve olağanın gölgesiyle değil, ancak hareketten öğrenmeye açık bir tarzla ileri taşınabileceğinden; özellikle her şeyi bildiğini iddia etmeyen, isimsiz, imzasız, unvansız öğrencilerin üst düzey inisiyatifle sorumluluk alması en büyük ihtiyaçtır. Bu sorumluluğun kurucu bir perspektifle örgütlü durması, saman alevi gibi yanıp sönen değil, sürekli olacak bir mücadeleyi mümkün kılabilir. Kayyum rektörlere, kayyumlara, kayyum politikalarına ve kayyumculara karşı verdiğimiz mücadelenin uzun erimli olduğunu biliyoruz. Tek kazanımın, en büyük ve esas kazanım olmadığını da… Somut hedefleri sürekli ve yaygın hale getirmek, her ihtimalde ısrar ve sabırla mücadele etmek, hedefe konulanların ilişki ağlarını sürekli açığa çıkarmaktan başka bir yol görünmüyor. Bu yol, hareketinden öğrendiğimiz ve çağrısını sahiplendiğimiz Boğaziçi öğrencilerinin örgütlenme zeminlerine de naçizane bizim önerilerimizdir.

Bu yolla, #YaHepBeraberYaHiçbirimiz cümlesini, slogandan fiile çıkarabileceğimize inanıyoruz. Kayyumlar gidecek, biz kalacağız!