Üniversiteler uzaktan da olsa açıldı ve hepimiz Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki üniversitelerimizde döneme başladık. Özellikle yeni başlayan arkadaşlar, muhtemelen üniversitesini Google’da birkaç fotoğraf dışında görmemiştir. Yani şu an üniversite 1. sınıf öğrencilerinin çoğu okulundan, kampüsünden, dekanından, rektöründen bir haber okumaya devam ediyor. Özellikle rektör noktasında çoğu üniversite öğrencisi; rektörünün kim olduğunu, adını, yüzünü veya bölümünü bilmiyor. Dahası nasıl rektör olunduğunu, yani bunun hangi usulle yapıldığını, seçim ile mi başka bir yolla mı olduğunu dahi bilmiyor. Çünkü üniversitelerdeki demokratik işleyişler giderek yok olurken, biz üniversite öğrencileri bu işleyişin tamamen dışına atılıyoruz. Dolayısıyla bizim bu metinde konumuz: Rektörünüzü nasıl bilirdiniz? Bu kadar bahsetmişken, bizim üniversitemiz Kocaeli Üniversitesi ve rektörümüz de anlı şanlı Sadettin Hülagü.

Bilmeyenler için söyleyelim; rektörlük seçimleri, rektör adayları arasında en çok oy alan üç kişiden birini Cumhurbaşkanının seçmesiyle gerçekleşir. Bu seçimler tamamen formalitedir ve ne olursa olsun rektör, Cumhurbaşkanının istediği kişi olur. Sadettin Hülagü ilk kez 2014, daha sonrasında ise 2018 yılında KOÜ’ye rektör olmuştur. Yani bizim rektör, reis tarafından bizzat atanmıştır ve 6 yıldır AKP’nin KOÜ temsilciliğini hakkıyla yapmaktadır. Zaten kendisi halihazırda reisin doktoru olmaktan da gurur duyar. 

Okula geldiği ilk yıldan itibaren Roboski anması, Gezi anmaları gibi eylemlere saldırıların yoğunlaşması, üniversite öğrencilerinin katılım mekanizmalarından bir bir çıkarılması (kulüp sayısının azaltılması, hatta açılmasına izin verilmemesi vb.), okula alınan kimliği belirsiz faşistlerin okuldaki solcu, devrimci öğrencilere saldırması ve bu kişiler hakkında herhangi bir yaptırımda bulunulmazken çoğu devrimci öğrencinin uzaklaştırma-kınama cezası alması Sadettin Hülagü’nün akla gelen işlerinden birkaçı. 

Okula atandıktan sonra kurduğu özel güvenlik birimlerinin neredeyse her gün okulun öznesi devrimci, muhalif öğrencilere uyguladığı düzenli şiddet göz ardı edilemez. Ayrıca bu güvenliklerin  “robocop” eğitiminin olması da ayrı bir konu. Yani bu güvenlikler İstanbul Üniversitesi’nden ya da diğer üniversitelerden farklı olarak ellerinde cop, kafalarında kask, önlerinde kalkan taşıyan ve okul içerisindeki eylemlere daha “profesyonelce” saldırabilmek için bu eğitimi almış insanlardır. Özetle okulun içerisinde bir eylem alanında  “polis benzeri”  tipler görebilirsiniz, onlar okulun özel güvenlik birimi. Bahsettiğimiz şiddet, bu zamana kadar; gerek okulda öğrenci iradenin eksikliği, gerekse mücadelenin ülke genelinde zayıflamasıyla ilişkili olarak azalmış görünse de şu an bu güvenlikler fakültelerde, yemekhanelerde, oturduğumuz kafelerde hatta kütüphanede bile tam arkamızda durarak bize psikolojik ve fiziksel şiddet uyguluyor. Bu şiddetin içeriği ise daha çok cinsiyetçi, ırkçı-şoven ve ideolojik-politik saldırılardan oluşuyor. Kampüs içerisinde eylem olacağı zaman veya reisin “ziyaret” edeceği günlerde okula çanta araması yaparak öğrencilerin alınması, bu sırada da kampüsüne girmek isteyen Kürt öğrencilerin veya güvenlik tarafından “fişlenmiş” öğrencilerin kimlik kontrolü gibi daha detaylı aramalarla uğraştırılması bir alışkanlık haline getirilmiş durumda. Bütün bunları üniversite içerisinde daha sistematik hale getiren yine Hülagü’nün kendisinden başkası değil.

Sadettin Hülagü zamanına damga vuran başka bir olay ise iş cinayetleri. Okulun hala inşaat halinde olan kısımlarında bu zamana kadar iş cinayetleri gerçekleşmiş fakat yönetim bu inşaatlarda durdurma, denetleme vb. hiçbir işlem yapmamış. 2018’de gerçekleşen bir iş cinayetine dair üniversite öğrencilerinin yaptığı basın açıklamasına polis saldırmış ve 15 öğrenciyi gözaltına almıştı. Patronu koruma tavrının devlet aklının bir ürünü olduğu konusunda hiçbir şüphemiz yok. İşçinin canının onların gözünde bir değerinin olmadığını biliyoruz. Sayın rektörümüz de bu aklı ve tavrı aynen koruyan ve uygulayan bir durumda.

Okul çevresinde ve içerisinde yeterli sayıda yurdun bulunmadığı, yemekhane ücretlerinin nerdeyse her sene yüksek zamlar ile arttırıldığı bir döneme de tekabül eder Sadettin Hülagü. Öğrencilerin çoğu eve çıkacak parası olmadığı halde bir şekilde (gerek borçlanarak, gerek çalışarak) ev tutmak zorunda kalıyor. Okul çevresindeki yurtlarda kalabilecek öğrenci sayısı toplam öğrenci sayısının 10’da 1’i bile değilken, çoktan okul çevresine birkaç özel yurt açılmış durumda. Okulun başında kendisine yurt çıkmayıp ne yapacağını bilemeyen ve bu yurtlara çıkan çok öğrenci var. Bütün bunlar olurken okul yönetimi buraya asla ve asla bir kaynak ayırmamakta, gelen öğrenciler ilk olarak nerede kalacağına dair sorunlar ile uğraşmaktalar. 

Üniversite içerisinde yemekhanenin önünde oluşan kuyruk çoğu zaman, özelikle derslerin ve sınavların yoğun olduğu dönemlerde, yemekhanenin dışına taşmasına rağmen üniversite yönetimi bu konuya dair herhangi bir adım atmadı. Yani yemekhanenin yetersiz kaldığı, bu da yetmezmiş gibi öğrencilerin yemekhaneye ilk basımda 3.5 TL, ikinci basımda ise 7.5 TL ödemek zorunda kaldığı bir durum söz konusu ve uzun zamandır öğrenciler bu muameleye maruz bırakılıyor. Okul içerisinde daha ucuz yemek imkanı bulunmaması ve kafelerde yemek ücretlerinin daha fazla olması nedeniyle öğrencilerin çoğu sıkış tıkış bekleyerek öğlen molalarının tamamını burada harcıyor.  

Gelgelelim torpile…  Sadettin Hülagü’nün oğlu Kemal Taha Hülagü; Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Müzeler Şube Müdürüyken (yani halihazırda güzel bir torpili varken) yaklaşık 1 ay önce Cumhurbaşkanlığı Kamu Diplomasi Koordinasyon Kurulu’na atandı. Yani Rektörümüzün oğlu artık Saray’da, reisin yanı başında çalışacak. Buradan da görüleceği gibi; rektörümüz devletle ilişkilerini kuvvetli bir biçimde elinde tutuyor. Biz okulda nitelikli bir eğitim alamazken, yemekhanelerde yüksek ücretler ödeyerek yemek yerken, ulaşım ve barınma konusundaki sorunlar aşılamaz bir dağ olmuşken rektörümüz oğluna kendi düzen ilişkileri içerisinde iyi bir yer bulmuşa benziyor. 

Yazımızın bitişine yaklaşırken bu yazının amacına dair eklemek istediğimiz iki şey var:

Birincisi, bu yazı Tunahan Gözlügöl’ün ODTÜ vektörü Verşan Kök hakkında yazdığı yazı sebebiyle  aldığı kınama cezasına ithafen yazıldığını belirtmek isteriz. Biz üniversitelerimizde özgürce konuşamazken, sevgili rektörlerimiz kendi yaptıkları kurnazlıkları teşhir etmeyeceğimizi düşünüyorlarsa yanılıyorlar.

İkinci amacımız ise, bu rektörlerin, medyaya süslü anlatımlarla mükemmellik abideleri gibi yansıtılmalarına karşı, üniversiteye yeni giren veya bu üniversitede olup burada bahsedilenlerden bihaber olan öğrencilerin gözünün önüne bu gerçeklikleri getirmek.

Üniversitelerde nitelikli eğitimin olmadığı; ulaşım, barınma ve beslenme gibi ihtiyaçlarımızın karşılanmadığı, demokratik katılım mekanizmlarından dışlandığımız bir eğitim modeli içerisinde Verşan Kök, Sadettin Hülagü, Mahmut Ak gibi insanların rektör olması kaçınılmaz bir sonuçmuş gibi karşımıza çıkıyor. Bu bir zorunluluk veya kader değil. Burada önemli olan biz üniversite öğrencilerinin vereceği mücadeledir. Kampüste, fakültede, sokakta vereceğimiz mücadele ile bu hakların hepsinin geri kazanımı mümkündür. Bunu tarihimizden biliyoruz. 

Verşan, Sadettin, Mahmut… Hepsi gidecek, biz öğrenciler kalacağız!