Uzun zamandır gündemden düşmeyen İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddeti önleme, şiddete uğrayan kadınları koruma ve katilleri yargılamaya yönelik yöntem ve kurallar bütünüdür. Kadınların sözleşmeyi uygulatmaya dönük ısrar ve mücadelesine karşılık AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş aile yapısını bozduğu gerekçesiyle ”Nasıl usulünü yerine getirerek imzalanmışsa, usulünü yerine getirerek sözleşmeden çıkılır.’’ şeklinde bir ifadede bulunmuştu. Zaman geçmeden Erdoğan ‘’Halkımız istiyorsa tabi, neden olmasın.’’ tavrıyla vekilini onamış oldu. Kadın düşmanlarına, neden kadın düşmanlığı yapıyorsunuz diye elbette sormayacağız ama bunların sınıfının şeceresinden kısaca bahsetmekte fayda var.

Şule Çet genç, işçi bir kadındı. Patronunu görmeye gittiği plazanın 20. katından aşağı atılmadan önce tecavüz edilerek öldürülmüştü bile. Davası devam ederken düzen medyası elinden geleni ardına koymadı. Her kadın cinayetinden alışkın olduğumuz taraflılık, eril dil ve kadın düşmanlığı yargılanan patronlar olunca dozunu artırdıkça artırdı. İpin ucunda yalnızca iki erkek değil, koskoca bir sermayenin onuru vardı. Toplumun onayını almış, saygın kişiler nasıl olur da aklanamazdı? Şule Çet cinayeti gibi cinayetin yargılaması da sınıfsal.

Nadira Kadirova genç ve göçmendi, işçilik yapan bir kadındı. Geçtiğimiz 23 Eylül günü AKP Milletvekili Şirin Ünal’ın evinde ölü bulundu. Nadira’nın elinde hiçbir barut izine rastlanmamasına rağmen dosyada “intihar” dendi, takipsizlik verildi. Kalbinden iki adet mermi çıkardılar onun, insan kendini iki kere nasıl öldürür, merak ediyorum. O tetik, başına bir şey gelmeyeceğine duyulan güven ile çekildi. Nadira Kadirova cinayeti gibi, cinayetin yargılaması da sınıfsal.

Gülistan Doku, 210 gündür hesabını sorduğumuz sıra arkadaşımız… Zaynal Abakarov bir polisin oğlu ve bu şahsın Gülistan’ı iki gün boyuncu alıkoyduğunu, Gülistan’ın kaybolmadan önce en son onunla birlikte olduğunu ve Zaynal’la ilişkisini bitirmek istediğini söylediğini biliyoruz. Zaynal’ı kaçırdılar, Gülistan için de ‘’intihar etti’’ masalına sığındılar. Ailesinin ve kadınların ısrarıyla Zaynal hakkında zorla getirilme kararı çıkarıldı. Gülistan’ın ortadan kaybolması gibi, devletin kendinden olanı koruma refleksi de sınıfsal.

Fatma Altınmakas, evli olduğu erkeğin kardeşi tarafından cinsel saldırıya maruz bırakıldı. Şikayetçi olmak için karakola gitti, İstanbul Sözleşmesi onu koruyabilirdi ama polis evine geri gönderdi. İki gün sonra evli olduğu erkek tarafından katledildi. Muş Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’nün başvurusuyla Fatma’nın ölüm haberlerine erişim engeli getirildi, katili ise gözaltı kararından iki gün sonra serbest bırakıldı. Fatma’yı öldürdünüz, Fatma’ları yalnızca kendi hegemonyanızı korumak adına öldürdünüz. İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamayarak, ataerkiyi gün be gün besleyerek, mücadele eden kadınlara saldırarak… Fatma anadilinde, Kürtçe ifade veremedi. Türkçe bilmediği için de şikayetini anlatamadı. Yoksul bir kadındı. Fatma’yı görmediniz; cinayeti gibi, cinayetinin yargılanması da sınıfsal. Bugün savaş açtığınız İstanbul Sözleşmesi uygulanıyor olsaydı adını ağzınıza alamayacağınız yüzlerce kadın yaşıyor olacaktı, yine şiddet gören yüzlerce kadının yaşam savaşımı kolaylaşacaktı.

Kadınlara İstanbul Sözleşmesi’ni siz mi verdiniz de şimdi geri alacakmışsınız?

Bugüne kadar hukuki hiçbir kazanım devlet eliyle ezilenlere teslim edilmedi. O sözleşmenin her bir satırı doğrudan mücadele eden kadınların iradesiyle, direnciyle, ısrarıyla yazıldı. İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılar toplumsal ve siyasal bir güç olarak kadınların iktidar karşısındaki konumunun güçlenmesiyle ve AKP iktidarının daha fazla darbeyi kaldıramayacak düzeyde olan tabanının çöküşüyle alakalı. Kadınların mücadele araçlarını ortadan kaldırarak ve keyfi gözaltı uygulamalarıyla hareketi yılgınlaştırmayı deniyorlar, atış serbest! Buyrun deneyin, bugünleri onurumuz, yaşamımız, geleceğimiz için tırnaklarımızla kazıdık. Yıkılan biz değil, iktidarınız olacak.

Mücadele ama, yalnızca hukuk mücadelesi mi?

Hukuk, devlete içkin bir varoluş içerisindedir ve onlar birbirinden ayrılamaz şekilde bir bütünlük oluştururlar. Dolayısıyla kadın mücadelesine hukukun gözünden bakmak ve onun sınırları içerisinde bir değerlendirme yapmak oksimoron oluşturur. Çünkü hukuk, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini üreten kapitalist devletlerden ayrı bir anlam ifade etmeyecek bir kurumdur. Kaldı ki hatırlamak gerekir ki biz ‘’İstanbul Sözleşmesi’ne Dokunma!’’ demeden önce ‘’İstanbul Sözleşmesi’ni Uygula!’’ diyorduk. Kadınların ısrarlı takip ve cezalandırma talebini duymayanlar, İstanbul Sözleşmesi’nin yalnızca imzacısı olarak konum alanlar bize bu mücadelenin bir hukuk mücadelesi yoluyla çözülemeyeceğini defaatle kanıtladılar. Biz hakkımızı da, hukukumuzu da kendi meşruiyet zeminimiz içerisinde belirlemek zorundayız. Gülistan’ın akıbetini her türlü kamusal alanda sorduk. Üç kadın yurttan atıldı ve bursları kesildi, eylemlere saldırdılar, işkenceyle gözaltına aldılar. Gülistan’ı bulacaksak hukukla değil, meşru direnişimizle bulacağız. Hukuki mücadele yürütelim ama yalnızca yasaları bizim lehimize çevirmek ve kendi elimizi güçlendirmek için.

Bugün İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlüğe girişinin 6. yılı. Kadınların mücadele kalkanına kattıklarına bir yenisinin daha eklendiği bu günde yeniden hatırlatalım: “MUTLAKA KAZANACAĞIZ!”. Bu cümlenin gizli öznesi ‘’biz’’ ve biz birbirimizin çaresi, aklı, gücüyüz…

Direnen kadınlara selam olsun.