Hindistan denince akla kalabalık ve çoğunluğu yoksul  bir ülke geliyor. Hala etkin olan bir “kast sistemi” ve toplumsal sınıflar arasında ekonomik ve sosyal uçurumların olduğu bir ülke. Öyle ki ülkede var olan 100 zenginin her biri, devlet servetinin çeyreğine eşit servete sahip. Yoksullar ise buna paralel olarak çok yoksul ve kendi içlerinde bile “yoksulun yoksulu” olarak ayrılmış durumdalar. (Adivasiler ve Dalitler) Pekala, kaynak paylaşım sürecinden bu denli dışlanmış, şehrin içinde bile barınamayan ve ülkenin en atıl yerlerinde oldukça yoksul bir hayat süren bu halk; kast sistemine, iktidara, lordlara, toprak ağalarına ve zenginlere baş kaldırmadı mı?

Gerçek açlık. Günde üç öğün yemeğe asla sahip olmamak. Yoksulluk, onlara verecek pirinç, bakliyat ya da bir parça ekmek olmadığı için uyumak isteyen çocuklarınızın ağlamasını duymaktır. Yoksulluk barınacak yerinizin olmamasıdır. (…) Yoksulluk hasta olup doktora gidecek parası olmamaktır. Yoksulluk çocuğunuzu okula gönderememek ve okuma yazma bilmemektir. Yoksulluk bir işinizin olmamasıdır, güvencesizlik ve gelecekten endişe etmektir. Yoksulluk günübirlik yaşamaktır. Yoksulluk çocuğunuzun yeterli beslenememekten ya da pis sulardan ishale yakalanmasından dolayı anlamsız, boşu boşuna ölmesini izlemektir. Yoksulluk güçsüzlüktür, temsil edilmemektir, özgür olmamaktır. Yoksulluk, sizi siz olduğunuz için aşağılayanlardan kaçmaktır. (M. Thekaekara)

Aslında yakın tarih, Hindistan’ın yoksullarının (Adivasiler ve Dalitler) sınıfsal gücünü ezilenlerin örgütlü isyanına dönüştürmeyi başardığına dair örneklerle dolu. 19. yüzyıldan bu yana Hindistan’da örgütlü bir isyan geleneği var. 19. yy’da İngilizleri kovmak için Vahhabi düşüncesinden etkilenen İslamcı hareket, 1855’te Santhal halkının üst kastlara isyan çıkarması, 1921’de Mohlap’ta Müslümanların Hindulara karşı ayaklanması, 1946-1951 yıllarında yaşanmış ve etkisi hala süren, komünistlerin öncülüğünde gerçekleşen “Telangana” silahlı köylü ayaklanması gibi toplumsal isyan hareketleri bu geleneğin birkaç nüesi. Bizim konumuz olan “Naksalit Hareket” ise kabile örgütlenmesine dayalı etnik-dini unsurların temel olduğu geniş bir isyan geleneğine dayanıyor.

Naksalit Hareket nedir?

Naksalit veya Naksal, Hindistan’da faaliyet yürüten ve genellikle Hindistan Komünist Partisi (Maoist) ile ilişkili olan komünist gerillalara verilen isim. Naksalitlerin hikayesi; Şubat 1967’de, Batı Bengal’de, CPI katılımı ile Birleşik Cephe Hükümeti iktidara geldiğinde, bazı aktif ve vokal gruplar ortaya çıkmasıyla başlıyor. Bu gruplardan bazıları, Charu Majumdar ve Kanu Sanyal liderliğinde, köylü sınıfında militan bir cephe yaratmayı hedefleyerek ve silahlı mücadeleyi örgütleyerek başladı. Başlangıçta kitle katılımı hedeflenirken daha sonra sınıf düşmanlarının tasfiye edilmesi ile gerilla taktikleri uygulayan bir yeraltı örgütlenmesine geçildi. İlk başta halkın güven sıkıntısıyla karşılaşan hareket, zaman içinde devletin bölgedeki baskılarına karşı direngenliğiyle halkın güvenini kazandı. Ardından öyle bir hal aldı ki halk, güncel sorunlarının çözüm adresi olarak partiye sığınmaya başladı. Devletin partiye, bölgeye ve halka olan saldırıları arttıkça gençler ve kadınlar binler olarak partiye ve silahlı gerilla birliklerine katılmaya başladı. 1967’de “gizli savaş grupları” oluşturuldu ve yoksul köylülerden toprak satın alan, ele geçirilen toprakları işleyen ve plantasyon işçilerini elinde tutarak köle gibi çalıştıranların topraklarını ele geçirmeleri istendi. Naxalbari bölgesinde gerçekleşen 1967’deki Naxalbari İsyanı, polis eliyle bastırılsa da harekete büyük bir dinamizm kattı ve 3 kabile alanında daha yankı buldu. Bu yıllarda köylüye “hasatını sakla, mahsulünü koru ve onu polisten kurtar” çağrısı yapıldı ve isyanlar polis müdahalesine rağmen 1968 ve 1972’de tekrar alevlendi.

Mayıs 1967’de, Naxalbari adlı bölgede silahlı komünist devrimcilerin liderliğindeki topraksız bir köylü ayaklanması olarak başlayan olay, 51 yıl geçmiş olmasına rağmen hala çok güçlü ve ülkeyi saran “kırmızı koridoru” sayesinde etki alanı hala oldukça geniş.

Bizim konu edineceğimiz nokta ise Naksalit Hareket’in, kurulduğu günden bu yana bünyesine kattığı çok sayıda kadın nedeniyle feminist bir perspektiften sorgulanması gerekliliği. Kadınların 1970’lerde Naksalit isyancıları olarak örgüte katılımının artmasıyla, gerilla hareketinde kadınların evrimleşen rolünü anlamaya dair bir ihtiyaç hasıl olmuştur. Bu noktada kadınların örgüte katılım süreçleri, sebepleri, örgüt içindeki pozisyonları ve örgütün kadınlara yönelik olarak takındığı tavır bir ikirciklik barındırıyor.

Halkın partiyi adres bilmeye başlamasından sonra kadınlar da sorunları için partiden yardım talep ettiler. Öyle ki kadınlar şu anda Halk Kurtuluş Gerilla Ordusu‘nun %50’sinden fazlasını oluşturuyor. Askeri eğitim, kadın ve erkek gerillalara aynı şekilde veriliyor. Silah ve teçhizat sağlamak için yapılan karakol baskınlarına, maden ocağı eylemlerine, büyük saldırılara ve savunma hamlelerine kadın gerillalar aktif biçimde katılıyorlar. Chhattisgarh Emniyet Müdürü, bir baskında Maoistlerin üç gruba ayrıldığını; en önde kadın komutanlardan oluşan grubun, onların arkasında siyah üniformalı çoğu kadın savaşçıdan oluşan destek birliklerinin ve en arkada da acemi birliklerinin yer aldığını belirtti.

Parti ilk olarak kadınların evlendikten sonra gömleklerini çıkarıp çıplak göğüsleriyle kalması geleneği ile ilgili bir kampanya düzenledi. Kadın sorunlarıyla ilgilenmesi için 1986 yılında Adivasi Mahila Sangathan’ı kurdu ki bu örgütlenme şimdilerde 90 bin üyesi olan Krantikari Adivasi Mahila Sangathan (KAMS)’a dönüştü. KAMS, Adivasilerin mecburi evlilik, kadın kaçırma, adet gören kadınların köy dışında kulübelerde tutulması, çifte evlilik ve ev içi şiddet gibi geleneklerine karşı kampanyalar düzenlemiş.

Maoist bir örgütlenme olan Naksalit Hareket, yalnızca sınıf farklılıklarına değil, cinsiyet eşitsizliğine karşı da savaştığını belirtiyor ve kadınları mücadelenin önemli bir parçası olarak niteliyor. Kadınlar ise Naksalit Hareket’te örgütlenmeyi kendi yaşamları üzerinde güç  ve kontrol elde etmek için bir fırsat olarak görüyor. Dahası “eşitlik savaşı”, ataerkil toplumda baskıyla karşılaşan kadınlara daha cazip geliyor. Silah kullanmak, cinsiyetsiz üniformalar giymek ve silahlı mücadeleye katılmak geleneksel cinsiyete dayalı rollerden sıyrılmak için birer yaşamsal pratik olarak karşılarına çıkıyor. Köylü kadınlar kadar orta sınıftan kadınlar da mücadele içinde kendini konumlandırıyor. Bu konumlanış hem evde hem de dışarıda yaşanan ayrımcılığın öfkesini taşıyor.

1970’lerde harekete katılan çok sayıda kadına rağmen, bu dönemde kadınların tali görevlere atandığı gözleniyor. Ulaklık, hasta bakımı, barınak ve yiyecek sağlama yoluyla harekete katkıda bulunmak gibi görevler örgütün beyanının aksine, ataerkil iş bölümünü tekrarlayarak ona güç kazandırdığını gösteriyor.

Ayrıca yine bu dönemde kadınların bağımsız olarak çalışmasına rağmen, parti liderlerinin yalnızca erkek üyelerden oluştuğu da bilinmekte. Örgütte hakim olan eril zihniyetin ifşası ise Örgüt Komutanı Charu Mazumdar’ın “kadınların kadroya dahil olmamalı” sözlerini “çünkü kadınlar en azından gece kalacak yerlere ihtiyaç duyuyor” argümanıyla açıklamasıyla gerçekleşmişti. Bu ifade, kadınları “şiddet nesnesi” ve “korku konusu” olarak görmeyi ve dolayısıyla onlara karşı “koruyucu” bir yaklaşım benimsemeyi doğallaştırırken kadınların devrimci harekette erkeklerle eşit olmadığını vurguluyordu.

Kadın savaşçılar hem erkek meslektaşlarından hem de devlet güçlerinden gelen şiddetin ağırlığını taşırken aynı zamanda faili meçhuller, tecavüz, istismar ve şiddetle gündelik bir mücadeleye bürünüyorlar. Örgüt içinde her şeye rağmen özneleşme süreçlerini devam ettiren kadınlar diğer tüm kadınları da mücadeleye davet ederken bir yandan da bir nevi feminist bir gerilla savunma örgütü gibi hareket ederek hem cinslerinin uğradığı şiddetlere karşı silahlı veya silahsız mücadele ve tüm kadınlara yalnız olmadıklarına dair inancı ve güveni veriyorlar.

Örgütsel mücadelenin yanında, kadınların 2000’li yıllara kadar örgüt içinde cinsiyet eşitliği için verdikleri mücadeleler de meyvesini verdi. 2010 yılında Hindistan Komünist Partisi (CPI) tarafından kadınlar yoldaşlarını onurlandırmak amacıyla iki ciltli “Naxalbari’den beri şehit edilen kadın devrimcilerin yaşam öyküleri” yayımlanırken aynı dönemde kadınlar savaşçı roller üstlenmeye başladılar. Kadınları saha operasyonlarına dahil etmeye yönelik ilham, hareketin başlangıcından bu yana aktif üyelerin bulunduğu Andhra Pradesh’in Naksalit kadrolarından alınmıştı.

Naksalit kadınların bu mücadele sürecinde kendilerini sürekli olarak daha ileri bir pozisyonda konumlandırmaya dair edindikleri motivasyon ve kendilerinden başlayarak eril tahakkümün altında ezilen ve yalnızlaşan tüm kadınlara taşıdıkları öz örgütlenme mücadelesi oldukça etkileyici ve ilham verici. Buradan hareketle yazımızı bir Naksalit motto ile bitirelim: “Mahila bina kranti nahin, kranti bina shoshan mukt samaj nahin. (Kadınlar olmadan devrim, devrim olmadan sömürüsüz bir toplum olamaz)