Flormar işçilerinin direnişi 73. gününde aynı coşkuyla sürerken Petrol-İş Sendikası ile Kosan Kozmetik Sanayi ve Ticaret AŞ arasında yasal süreç de devam ediyor. Soma Davası’nda mahkeme “bilinçli taksir”den hüküm kurduğu için 301 kişinin öldürülmesinin cezası, en çok ceza alan sorumlu için 22,5 yıl oldu. Anayasa Mahkemesi, Bakanlar Kurulu’nun Birleşik Metal-İş Sendikası’na grev hakkını engellediği için 50.000 lira tazminat ödemesine karar verdi. “Geçinemeyen” işçilerden biri olan Adnan Sağır’ın sözleri ise hala kulaklarımızda yankılanıyor: “İşçinin hakkını savunmayanlar çıkın dışarı, görün işçinin halini. İşçiyim ben, aç işçi. Benim hakkımı savunmuyorlar, patronun avukatlığını yapıyorlar.”

Bütün yazacaklarımızı kuran somut koşulların son düzlükte akla ilk gelenleri özetle böyle. Bu tartışmanın temeline işte bunları ama en çok da (daha önemli veya öncelikli olduğundan değil, tercihen) Flormar işçilerinin direnişini koyacağız. Çünkü bu direnişten ve Petrol-İş ile Kosan Kozmetik arasında devam eden yasal süreçten hukukçuların da payına çok şey düşüyor.

Flormar’da yasal durum

Kosan Kozmetik’in (Şirket) Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde iki işyeri var. Petrol-İş (Sendika) bu iki işyerinde örgütlenme çalışması yapıyor. Bu işyerlerinde çalışan 379 işçiden 157 işçiyi örgütlüyor ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na yetki tespiti başvurusunda bulunuyor. Yetki tespiti, bir Sendika’nın yetki belgesi almasının temelinde yatan işlem. Yetki belgesi alan Sendika, toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahip oluyor. Şirket ile Sendika arasındaki yasal çatışma da burada başlıyor. Sendika “işletme” üzerinden yetki tespiti talebinde bulunuyor. Zaten Sendika’nın herkesin erişimine açık şekilde paylaştığı yetki tespitinde de işverene ait iki işyerinin ayrı ayrı adresi var. Bu da işyeri üzerinden değil de işletme üzerinden yetki tespiti yapıldığını açıkça ortaya koyuyor. Bakanlık yetki tespitinde bulunuyor, Sendika gerekli sayıda işçiyi örgütlemiştir diyor.

Bu ayrımın özel bir sebebi var; “işletme”de yetkili sendika olabilmek için aşılması gereken baraj, işletmede çalışan işçilerin %40’ının ilgili sendikada örgütlenmiş olması. “İşyeri”nde yetkili sendika olabilmek için aşılması gereken baraj ise %50. 379 işçinin 157’sinin örgütlü olması sebebiyle sendika %40 barajını geçerken %50 barajının altında kalıyor. Şirket (ya da şirketin avukatları mı demeliyiz?) gerçeği kendisi de bildiği halde yetki tespitine itiraz ediyor. Sonra da işçi örgütlenmesinde öncü rol oynayan işçilerden başlayarak sadece sendikalı işçilere selam veren, alkış tutan işçilere kadar işten çıkarmalara başlıyor. Bazı işçilere de istifa etmesi yönünde baskı uyguluyor. Amaç çok açık; işçi örgütlenmesinin önünü kesmek ve işyerlerine sendika girmesini engellemek.
Anayasa açısından Şirket’in yaptığı, işçilerin en temel haklarından biri olan sendika hakkına doğrudan saldırı anlamına geliyor. Sendika hakkı, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin de güvence altına aldığı bir hak. Yetmez, Flormar’ın büyük ortağı Yves Rocher’in imzaladığı uluslararası sözleşmelere göre de işveren, işçilerin sendikalanma ve örgütlenme hakkını engellemek şöyle dursun, teşvik etmeli. Peki bunca kanun, sözleşme, taahhüde rağmen Şirket, işçileri sendikalandıkları için işten çıkardığında ne yapacağız? Daha “norm”al bir ifadeyle soralım: Çelişkilerin ifadesi ve adil çözümü olmak sıfatıyla önümüze konan yasalarla gerçeklik karşı karşıya geldiğinde hangi tarafta kalacağız? Son dönemde gördüğümüz en çarpıcı örneklerden biriyle hem soruyu son kez pekiştirelim hem de alanını açalım: Kadıköy’ün orta yerinde, gündüz vakti, liseli gençler bir opera binası önünde barışçıl bir protesto gerçekleştirdikleri için gözaltına alınıp polis aracında işkence görürken işkenceci polisi şikayet eden bir dilekçe mi dolduracağız?

Lenin’e selam!

Lenin’e iki atıfla konuyu biraz genişletelim. “Mahkeme bir iktidar organıdır; liberaller bunu bazen unutuyorlar, ama bir Marksistin bunu unutması suçtur.” Sendika hakkını, işçiler patron-devletlerden söke söke almıştır, işçi sınıfının en temel kazanılmış haklarından biridir. Bu yüzden bu hakkı koruyacak ve ilerletecek olan da yine işçi sınıfıdır. Mahkemeye gideceğiz, dilekçeler vereceğiz, yetki tespiti isteyeceğiz, itirazlar edeceğiz ama en nihayetinde sendikal hakları koruyacağını ve ilerleteceğini bildiğimiz insanlarla yani sınıfla ve sınıfımız için yapacağız bunu. Flormar işçileri yasalar karşısında haklı ve güçlü konumdadır. Ama şunu asla unutmayalım; bu haklılığı ve gücü tarih boyunca kendisi inşa etmiştir. Yasalar değişebilir, uygulanmayabilir, ilga edilebilir ama Flormar işçileri direndiği sürece sendikalanma ve sendikal faaliyet yürütme hakkı hayat pratiğimizde varlığını korumaya devam edecektir.
“Bütün dünyada, nerede kapitalist varsa orada basın özgürlüğü; gazete satın alma özgürlüğü, yazar satın alma özgürlüğü, rüşvet, halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir.” Lenin’in basın özgürlüğü açısından yaptığı bu tahlil, acaba avukatlar açısından da geçerli midir? Şirket’in yasalara, sözleşmelere, taahhütnamelere ve Bakanlık’ın yetki tespitinin niteliğine rağmen açıkça kamuoyunu konuyla ilgili yanlış bilgilendirmesi “yasal” sürecin neresine düşer? Adnan Sağır’ın bahsettiği “aç işçilere karşı patronun avukatlığını yapanlar” hukukun kendi meşruiyeti için ortaya attığı adaleti sağlama görevinin nasıl büyük bir tiyatro olabileceğinin kanıtı değil mi?

Hukukta tavır

Birleşik Metal-İş’in davasından hareketle ortaya koyulması gerektiğine inandığım bir gerçeklik var. Bakanlar Kurulu, Birleşik Metal-İş Sendikası’nın grevini “milli güvenlik, ekonomik güvenlik” gibi sebeplerle erteleme kararı almıştı. Anayasa Mahkemesi, bu kararın Anayasal bir hak olan grev ve toplu sözleşme hakkının kullanılmasını fiilen anlamsız hale getirdiğini söyledi.
Bu grev kararı, Bakanlar Kurulu kararı ve en nihayetinde mahkeme kararı hukukçular için hukukun üstünlüğü ve tarafsızlığı açısından önemli birkaç noktaya işaret ediyor. Bu tartışma da bizi hukukta tavır meselesine çıkarabilir.
Birleşik Metal’in grev kararı ilk alındığı anda hem yasal hem de meşrudur. Anayasa ve kanunların ilgili maddelerine dayanır, ayrıca sendikal faaliyetin temel amaçları için temel bir yönteme yönelir. Bakanlar Kurulu grev kararına karşılık “erteleme” adı altında fiili bir yasak yarattığı anda Birleşik Metal’in grev kararı artık yasal değildir ama hala meşrudur. Çünkü grev yoluyla çözülmek istenen güncel çelişki hala varlığını korumaktadır. (Ayrıca sendikal faaliyetin uzun süreli hedefleri hesaba katılmasa dahi.) Yani Bakanlar Kurulu’nun bu kararı aldığı günden Anayasa Mahkemesi’nin kararını açıkladığı güne kadar olan zaman aralığında yasallık ile meşruluk arasındaki bağ kesilmiştir. Nihayetinde Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla; Birleşik Metal’in grev kararı tekrar hem yasal hem de meşru düzleme oturmuş oluyor. İşte bu süre boyunca hukuk alanında tavrını yasallıktan yana alan hukukçular ile meşruluktan yana alan hukukçuların yolu uzun bir süre kesişmedi.
Hukukta tavır meselesinin hukukçunun tavrından farklı olarak “hukukun tavrı” boyutu da var. Yine aynı süreçten bunu da izlemek mümkün. Bakanlar Kurulu Birleşik Metal’in grev kararıyla, MESS’in (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) lokavt kararını aynı anda ve aynı gerekçeyle yani milli güvenlik gerekçesiyle erteliyor. Oysa MESS’in lokavt hakkı açısında böyle bir karar anlamsız. Çünkü kanunlarda işverenin lokavt hakkı sadece savunma lokavtı olarak tanımlanıyor. Savunma lokavtı olması da ancak grev olması durumunda kullanılabileceği anlamına geliyor. Grevin yasaklanması, doğal olarak lokavtın kullanılmasını gereksizleştiriyor. (Lokavt hakkının meşruiyeti ise ayrı bir tartışma konusu olur ancak!)
Hukukun tarafsızlığının işçiler için anlamı işte tam da bu kararda olduğu gibidir. Kararın sonucunda grev hakkı kullanılmaz hale getirilir, temel haklara saldırılır ama ne var bunda, patronun da (zaten kullanılmasına gerek kalmayan) lokavt hakkı engellenmiştir işte!
Hukukun tarafı netleştikçe, daha doğrusu ortaya çıktıkça hukukçuların da hukukta tavır alması daha önemli hale geliyor. Flormar işçilerinin, Birleşik Metal işçilerinin, Soma’da işçi ailelerinin, (plazalarda işçileştikçe kendilerinin de) bir bütün olarak geçinemeyenlerin avukatlarına daha çok ihtiyacımız olacak. Çünkü işçiler en temel hakları için direniyor ve direnmeye devam edecek.